FESLEĞENLİ PİLAKİ
Köprüyü geçerken aklım hala bana kapıyı açan kadındaydı. İncecik bir boynun dirayetle tuttuğu kafasının ortasına çakılmış iki kara delik gibiydi gözleri. Kapıyı açtıktan sonra, elinin tersiyle dağınık saçlarını alnının gerisine itti. Bildiği, tanıdığı biri gelmişçesine, hiçbir şey söylemedi beni görünce. Elini önündeki önlüğe kuruladı, gerisin geri gitti. Kapının açıldığı holde, bir ayağının altına takoz konmuş, hafifçe sağa, yanındaki kapıya doğru eğilmiş camlı dolabın üstünden aldığı bir cüzdanı getirip uzattı bana. Neden hala beklediğimi anlamamış, tam elimde tuttuğum cüzdanı nereye götüreceğimi soracakken, önlüğünün cebinden çıkardığı bir gazete kağıdı parçasını uzattı bana. Arkadaki holde çekyatın üzerinde yattığını o zaman anladığım bir çocuğun seslenmesiyle, beklemediğim bir “İyi günler,” diyerek kapattı kapıyı. O kadar.
Elimdeki cüzdanın derisi, oraya, o sefalete ait olmadığını bas bas bağırıyordu. Bulunmuş veya çalınmış olmalıydı. Hiç yapmadığım bir şey yapıp, içine baktım. Kağıt para yoktu, bozuk para gözünde ise olsa olsa dört beş lira vardı. Kafam karıştı. Çalınmış bir cüzdanı o kadının ellerine yakıştıramadım. Elimdeki gazete kağıdına okumayı ancak sökmüş birinin yazısıyla yazılmış teslimat adresinin üzerindeki adın bir erkek adı olması da ayrıca bir hayal kırıklığı oldu benim için. Böyle bir kadın cüzdanının vaat edebileceği bahşiş yok, demekti bu.
Otomatik gişenin kamerasının ışığının patlamasıyla kadının bana geçmişte kalan, unuttuğumu sandığım günlere ait bir anıyı, evin ve gördüğüm eşyaların halinin de anıyı çevreleyen yoksulluğu anımsattığını fark ettim.
*
Kaçıncısı olduğunu hatırlamadığım evden kaçışlarımdan biriydi. Geceyi sokakta geçirmiştim. Evden çıkarken yanıma aldığım yarım somun ekmeğini yememin üstünden yaklaşık on saat geçtiğini söylemekteydi bana kararmakta olan hava. Gördüğüm eski, içinde birilerinin yaşadığına dair hiçbir işaretin olmadığı, iki katlı bir evin giriş kapısının basamaklarında, kuytuluğa sokulmuştum. Kışın son günlerinde, gündüzleri güneş nispeten cömert davranıyor olsa da hava akşamları serinlediği için başımı olabildiğince omuzlarımın arasına çekmiştim. Uyumak için daha erkendi.
Üstünde bej rengi bir pardösü, başında kahverengi bir eşarp, elindeki filede üç dört yumurta ve bir somun taze olduğu kokusundan belli bir ekmek olan zayıf bir kadın bana hiç bakmadan, elindeki anahtarla kapıyı açmıştı. Kapı aralığından gelen seslere göre ayakkabısını çıkarıp terliklerini giymiş, sonra kapıyı kapatacağına bana, sanki tanıdığı bildiği biriymişim gibi, “Girsene içeri,” diye seslenmişti. Ben yerimden kıpırdamamış olsam da, kapatmamıştı kapıyı. İçeriden gelen sesler, mutfağın kapıya yakın olduğuna işaret ediyordu. Açılıp kapanan dolap ve çekmece seslerinin cazibesine dayanamamış, girmiştim içeri.
İçerisi karanlıktı. Mutfaktan süzülen ışıkta evin içi, gölgeler arasında, dışının aksine çok temiz ve bakımlı görünmüştü bana. Kapıda belirdiğimi arkası dönük olsa da fark eden kadın, “Otursana,”demişti. Küçük masanın iki yanındaki sandalyeleri kastetmişti. Ben gelmeden soyup hazırladığı soğanı ve biberleri doğrayıp zeytinyağında kavurduktan sonra tencereye bir kaşık salça katmıştı. Bana dönüp “Zeytinyağı sağlıklıdır,” dediğinde, başörtüsünü çıkarmış olduğunu, ince boynunun üstündeki başının iki kara, kocaman gözle aydınlandığını görmüştüm. Musluğun yanındaki tastan suya bırakılmış fasulyeleri almış, tencereye atmış, üstüne de musluktan doldurduğu bir bardak su koymuştu. “Çok mu açsın?” diye sorduğunda açlığımdan emin olduğunu anlamıştım. Hayır, anlamında başımı sallamıştım, komik bir gururla. Gülümsemiş, sokağa bakan pencereye doğru gitmiş, geniş pervazda duran saksıdaki, top gibi, pek de çiçeğe benzemeyen bitkinin üzerinde sanki severmiş gibi iki avcunu gezdirdikten sonra kopardığı iki dalı tencereye atmıştı.
Taze ekmekten kopardığım son lokmaya yemeğin tabağımda kalan suyunu emdirip ağzıma atarken onun yemediğini fark etmiş, açlığımdan utanmıştım. Bardağıma doldurduğu suyu içerken, incecik parmaklı elini elimin üzerine koyup, neden kaçtığımı sormadan, “Evine, dön,” demişti. “Ne olursa olsun, en kötü evin çatısı sokaklardan iyidir,” dediğinde sokakları bildiğini söylemişti aslında bana.
O, kalkıp mutfaktan çıktığında, ben de evin kapısından çıkmış, ama karşı sokağın gölgeliğinde onun da ardımdan geleceğini hissederek beklemiştim. Az sonra kara gözleri sürmeyle iyice kararmış, açık başından saçları omuzlarına dökmüş, daha önceki basit pardösünün aksine üzerine ayın solgun ışığıyla parlayan bir ceket giyerek dışarı çıkmıştı. .
*
Ataşehir sapağından çıktım. Elimdeki adres, adına “Batı Ataşehir” denen eski çingene mahallesinde yükselen blokların arasında bir iş merkezinin adresiydi. Döner kapıdan içeri girer girmez burnuma çarpan temizlik kokusu, cüzdanı aldığım evdeki arapsabunu kokusundan farklı, insanı boğan bir çiçek buketi karışımıydı. İçerideki güvenlik masasına yürüdüm, elimdeki gazete parçasına yazılı adı söyledim. Karşımdaki adam bana boş gözlerle baktı bir süre. Sonra çok mühim bir şahsı sormuşum edasıyla, bir yerlere telefon etti. Baktım bekleyeceğim, kafamdaki kaskımı çıkarıp duvar kenarındaki koltuklardan birine oturdum.
Açılan asansör kapısından çıkan, akşama doğru sakal tıraşı uzadığı için bence talihsiz bir adam güvenlik masasına gittikten sonra yanıma geldi. Önce formu doldurmak için kimlik numarasını yazdı uzattığım kağıda, sonra da beceriksiz bir imzayı karaladı imza kutucuğuna.
Döner kapı, girdiğimin aksi yönde dönerken, cüzdanı verdiğim adam, daha henüz dışarı çıkmamı beklemeden, duymama aldırış etmeksizin, içinde olduğu binaya ait olmadığını bağıran bir sesle boş bakışlıya, “Hiç kadın kurye görmemiştim,” dedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder