TARHANA ÇORBASI
Elimden gelen doğru dürüst bir iş varmış gibi, kayınbirader vasıta olup da güvenlik işini bulduğumda epey bir tereddüt etmiştim ilkin, bilmediğim bir iş diye. Korkmuştum bir de silah işinden. Ne bileyim ben, silahsız da güvenlik görevlisi olduğunu. Adımız güvenlik görevlisiydi de, bildiğin kapıcılık, odacılık işiydi aslında. Bir de, bahşişi olur, diye heveslendirmişti kayınbirader. Gülüm de sevinmişti, düzenli bir işim olacak diye.
Yokuş her gün biraz daha yoruyordu. Ha babam, ye babam, iyice büyütmüştüm göbeği. Göbek büyüdükçe de inerken bir şey değil de, gün boyu pek yorulmasam da, akşamları yukarı çıkmak gözünde büyüyordu adamın. İşe başlarken servisinin olduğunu duyunca garanti maaş, güvencenin yanı sıra bir de şoförlü araba vermişler gibi hissetmiştim. Göbeğim büyüyüp de zorlanmaya başladıkça, yokuşu çıkarken söylenir olmuştum servisin yoldan alıp, yolda bırakmasına. Kaldı ki, babamgil buralara ilk ev konduranlardan olduğundan, bizim ev çok da yukarıda sayılmazdı. Bir de eskisi gibi çamurun ortasından dere misali su akmadığından, hoplayıp zıplamak gerekmiyordu. Şükür, uzun zamandır asfalttı yollar.
O gün bir de yağmur yağıyordu. Yağmak da denmez ya, çiseliyordu, ahmak ıslatan yani. Uflaya puflaya, arada dura dura çıktım yokuşu. Yağmur her damlasıyla her şeyi daha bir yüzüme vuruyordu sanki.
Öğleden sonra aşağıdan kadın kuryenin getirip verdiği cüzdanı yukarı çıkardığımda patronlar toplantı salonundan yeni çıkıyordu. İdari sorumluya götürüp verdim, cüzdanı. İşim bitti diye bir çay alıp kapının önündeki masama oturacakken telsizden güvenlik müdürünün sesinin gelmesi uyuz etti beni. Yanına gittiğimde, kilomla ilgili uyardı beni, dikkat etmemi, yoksa bu kiloyla gidersem işe uygun olmayacağımı söyledi. Gün boyu oturuyorum yerimde, duyan da sanki gün boyu talime çıkıyoruz sanacak anasını satayım.
Gülüm, bir umut, her gün konu komşu, ne kadar kocakarı varsa, kimden ne şifa olur diye duyduysa yapıp yedire yedire şişmanlattı beni. Kendi de yiyor ya, derdinden eriyip bitti adeta. İçime doğmuş gibi sabah çıkarken, “Akşama çorba pişir,” diye çıkmıştım, artık sadece çorba içersem belki zayıflardım.
Zili çaldım, açan olmayınca, biraz da benim eve geldiğim vakitte evde yok diye söylenerek, anahtarımla açtım kapıyı. Dışarıdan girince sıcaktı içerisi. Şükür, iki göz kondu yıkılıp, babamgil her birimize birer daire vereli beri, rahata erdik, soba derdinden kurtulduk. Ev eve benzedi de, yeni eşyalar alsak da içini dolduramadık evin.
Gözüm sıkı sıkıya kapalı salon kapısına gitti. Usulca açıp baktım içeri. Her şeyin düzgün olması, bu düzeni bir bozanın olmaması beni hem kızdırıyor, hem de üzüyordu. Kapıyı kapatırken kapının girintisi boyunca sürttüm işaret parmağımı, toz yoktu tabii ki. Üşendim yatak odasına gitmeye, holde kanepenin üzerine çıkarıp bırakıverdim üniformanın pantolonunu. Tam üzerimde içlikle kanepeye uzanıp televizyonu açmıştım ki, gülüm koltukaltında kat kat sarılmış bir tepsiyle, girdi içeri. Beni görünce geciktiği için suçlanmıştı,
“Bizim fırın altını kızartmıyor diye ablamlara inmiştim,” diyerek hızlı hızlı özrünü, nerede olduğunu sormuşum gibi söyledi.
“Çorba yaptın mı?” diye sordum.
“Tarhana ıslattım,” dedi sesi kırgın, elindeki tepsiyi götürüp mutfağa koyarken. “Şimdi iki dakikada kaynatıveririm,” dedi.
“Salçasını çok koyma,” dedim. Duraksadım. Elimi göbeğimden indirip, “Memleketten gelen tereyağından koy,” derken Son zamanlarda nereden duyduysa sağlıklı olsun diye yemeklere kattığı fındıkyağının yemeklerin tadlarını bozduğunu söylemek istiyordum.
“Böreği tereyağlı yaptık,” dedi. “Ablam yukarı mahalleye taşınan Boşnaklardan öğrenmiş çarşaf böreğini. Sen seviyorsun diye kıymalı yaptık. Biraz da patates kattık kıymaya ama içi çoğaltmak için.”
“Abim dönmüş mü memleketten?” diye sordum.
“Yok,” dedi. “İki kaşık ıslattım üç bardak suya, yeter di mi?” diye sordu.
“Yeter, yeter,” dedim.
“Ben zaten doydum böreği yaparken,” dedi.
Mutfaktan tencerenin içinde dönen kaşığın sesinin kesilmesi çorbanın kaynadığını söylüyordu. Üç bardak çorba iki dakikada oluvermişti. Buruşturulan gazete seslerinden böreğin üstünü açtığını duydum. Kokusu burnuma gelmekte gecikmedi. Kumandayı yastığın kenarına bıraktım. Duvar kenarındaki sandalyenin üzerinde duran bir paket takıldı gözüme. Kalkıp ucundan araladım poşeti. El örmesi küçük bir bebek giysisi vardı. Baktığımı görmediğinden emin olmak için arkaya, mutfağa baktım.
“Duymamışız, biliyor musun?” dedi içeriden.
“Neyi?” diye sordum, merak etmeksizin. Muhtemelen benim için önemsiz, onun için önemli bir şeydi söyleyeceği.
Mutfak kapısında belirip, başındaki yazmayı açıp yeniden bağlarken,
“Zekeriya’nın kayınbabası ölmüş,” dedi. “Senin arkadaşın Zekeriya,” diyerek hatırlatmak gereği duydu.
“Allah rahmet eylesin,”dedim.
Masaya otururken “Yeşil yakışmış mı?” diye sordu.
Anlamadan baktım. Anladı,
“Yazmamı yeni taktım,” dedi. “Kıydım, sandıktan çıkardım.”
İçinde sakladıklarını kullanmayı, belirli olayların olmasına adadığı sandıktı bu.
“Kullan tabi, ömrü billah saklayacak değilsin ya içindekileri. Modası geçer hem,” dedim. Söyleyip söylememekte karar veremedim, dayanamadım sonunda, “Kırmızıları da giy,” dedim.
“Bak sen, modayı da bilirmiş,” dedi, tabağıma dolu dolu bir kepçe çorba koydu. Gerisini getirmesine fırsat vermeden,
“Az koy,” dedim tarhananın kuruduğu güneşin sıcaklığı buhar olup yüzüme doğru çıkarken.
“Yarın mevlit okumaya nefesi kuvvetli bir hoca gelecekmiş,” dedi. Başka bir tabağa börek koydu.
Böreğin görüntüsüne, kokusuna dayanamadım, itiraz etmedim. Boncuk boncuk hevesle bakıyordu bana gülüm, kıyamadım. Yazmasının ucuyla oynayarak,
“Hazır geliyormuş hoca, bir de ona okutacağım kendimi,” bu sefer sıra ondaydı, karar veremedi söylemeye ama kararsızlığı kendini değil beni umutlandırmaktan çekinmesindendi. “Sonra kısmetse giyeceğim sandıktaki kırmızıları,” dedi. “Sen gelir misin, cenazeye?” diye sordu.
“Yok, sen git,” dedim, boşalmış çorba tabağını eline tutuşturup önüme börek tabağını çektim. Geçenlerde ondan habersiz doktora gittiğimi, askerde çıkardığım kabakulak yüzünden kendini de, beni de istediği kadar okutsun, o kırmızıları hiç giyemeyeceğini söyleyemedim.