YOĞURT ÇORBASI
Gece gece hakim olamadım yine kendime. Gittim zillinin kapısının önüne, güya müşteri bekliyormuşum gibi. Başından gececiliği kabul etmem muhtemelen bu sebeptendi. Durağın haytası, arabasına binen birinden duyduğu, kaynağı belirsiz bir söylentiye göre, yeni alınacak memurlardan olma hayaline kapılıp, liseyi bitirme telaşına düşmüştü. Sanki bir gece çalışmakla dersleri verebilecekmiş gibi ertesi gün yapılacak sınavı bahane edip o geceki nöbetini satmıştı bana. Satmak laf, para mara alacak değildik hani, o kadar babalığımız olsundu. Üç beş kuruş kazansak gecenin sarhoşundan, orospusundan yeterdi. Sonunda gecenin sarhoşu da biz olduk sonunda, orospusu da ya, neyse.
Uzun zamandır gece işe kalmadığımdan, şaşırmıştı hanım sabah kalktığı vakit evde, beni yanında yatar gördüğünde. Gündüz işi vardı ki, pek bir huzursuzlandı. Ben de uzatmadım, “Gece gelmeyeceğim,” dedim, gittim durağa. Gündüzcülerin hakkını yemeyeyim diye, oturdum öyle aylak aylak. Gazete okudum, memleketin gidişatını öğrendim. Gelenle gidenle tavla oynadım, derslerini verdim. Bardak bardak demli çay içtim. Saatler geçtikçe çayın demi koyuldu, demi koyuldukça, kalbimin çarpıntısı arttı, içimi tuhaf bir heyecan kapladı. Birer birer çıkan, geri gelmedi, boşaldı durak. Durağa yeni başlayan, Egeli’yle baş başa kaldık.
Çok sürmedi, bir müşteri çağırdı, istediği yere gittim. Yoldan başka birini aldım, sonra nasıl oldu anlamadım, orada, Tarlabaşı’nın izbeliğinde buldum kendimi.
Çok uzun zaman olmuştu, onu görmemiştim. Dayanamadım, bozdum tövbemi. Önce ben tepesinde parlak yanıp sönen ışıkların olduğu kapıdan içeri girdim. Buzlu buzlu rakılar içtim. Beni görmesiyle şarkılarının hüznü gitti, gözlerimin içine baka baka neşeli şarkılar söyledi. Sonra o benimle çıktı dışarı, arabama bindi. Gececilikten döner gibi gitmek için eve, sabah ezanı okumadan kalktım onun ılıklığından. Yorgundu belli, uyanmadı bile kapının sesine. Yürüyerek yakınlardaki, gecenin yükünü atmak isteyenlerin uğrak yeri, eskiden gittiğim bir çorbacıya gittim. Gecenin üstüme sinen kokusu, gündüzün alacakaranlığına karıştı.
Koca şehirde yoğurt çorbası yapan tek akşamcı çorbacısıydı burası. Bazen olur, bazen olmazdı yoğurt çorbası, çünkü insanlar yoğurt çorbasının mideye ne iyi geldiğini bilmez, uzun gecelerin şifasını işkembe çorbası sanırlardı. Halbuki annem, mideyi üşüttük mü, hastalandık mı, dört kaşık yoğurt, iki kaşık un, bir yumurtayı çırpar, üstüne dört bardak su çektiği tencereye kınalı elleriyle bir avuç da pirinç atıp, bir taraftan kendimizi hasta ettik diye söylene söylene, ağır ateşte aralıksız karıştırarak pişirirdi. Ola ki, karıştırmaya ara versin, topaklanıverirdi. Ateşten alıp da dinlendirirken, cızırdata cızırdata naneli, pul biberli kızdırılmış terayağını üstüne döküverirdi.
Bizim hanım öğrenemedi, bir türlü anam gibi yapmayı şu çorbayı. Neyi öğrendi ki zaten? Bir gün kadın olabilse, bir gün benimle iki kadeh muhabbet edebilseydi, gider miydim ben de o zillinin koynuna? Boşa tövbeler edip, tövbeler bozar mıydım? Zillinin üstüme sinen kokusunu atmak için hamama mı gitseydim diye düşüneceğime, kendi karımın beyaz sabun kokulu sabahına uyanırdım.
Çorbacıdan çıktığımda, gün iyiden iyiye ağarmıştı. Sokaklar kalabalıklaşmış, insanlar hızlı adımlarla güne koyulmuşlardı. Sahilden eve gitmeye karar vermiştim. Barbaros’ta bir kadın el etti, gecenin kazanılmamış rızkını alırım, diye durdum. Telefonla konuşuyordu otururken, belli ki bir mesele vardı. Trafik durmasa da ağırlaşmıştı.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum, bindirmeden sormadığıma pişman ederek.
“Bir dakika,” dedi harıl harıl çantasını karıştırırken. Çantanın içinde başka başka küçük çantaları açıp kapadı. Bir kağıt çıkarıp, tırnaklarını fare rengine boyadığı eliyle uzattı. O saatte, orada söylenmeyeceğini bilmez bir sesle, olağan bir şey söylüyormuşcasına,
“Karşıya gideceğiz,” dedi rahatça arkasına yaslanırken.
Durmama gerek yoktu, zaten kırmızı ışıkta duruyorduk.
Arkaya dönerek, üzerinde adres yazan kartviziti ona uzattığımda kadının gençken, bir bebek kadar güzel olduğunu, yüzünün yılların izini nasıl ustalıkla taşıdığını gördüm.
“Bu saatte gidemem, oraya. Siz iyisi mi, ışıklardan karşıya geçip köprünün arabalarına binin,” dedim.
Uzun uzun dikti gözlerini, baktı önce bir şey söylemeden. Sonra elini kapıya attı, açmak için. Nasıl olduysa, bir cıyırtı geldi, kapının kolundan.
“Allah kahretsin,” dedi kadın acıyla. Elini yumruk yaptı önce, sonra korkarak açıp baktı kırılmış tırnağına. Sakatlanmış elini kullanmadan, diğer eliyle o kısacık zamanda darmadağın ettiği parlak, kocaman tokalı çantasını topladı, indi. Kapıyı kapatırken zilliden bile duymadığım kadar cilalısından, o güzel yüze yakışmayacak bir küfür savurdu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder