26 Şubat 2011 Cumartesi

Yemekli Öyküler - 2

GURBET AŞI
Kuru bakliyatların önünde, bir ayağının parmak ucuyla yere tıp tıp vurarak, bir elinde boş alış-veriş sepeti, diğer elinde zerinde markanın kocaman ambleminin olduğu fermuar tokası parlak, alaca bulaca renkli bir çanta ile duruyordu. Sanırsın dünyanın en büyük meselesini çözecek. Bizim oğlan bile bu kadar zorlanmaz herhalde matematik sorusunu çözerken.
Arkasından geçtiğimi hissetmesiyle, bir umut, kim olursa olsun, dönüverdi o sivri topuklu ayakkabılarının üstünde. Beni görmesiyle, şaşırdı mı desem, sevindi mi desem, belli değil. Bir içimden dedim ki, bulaşma, var git, ama sonra kendi merakıma yenildim, ben de kafayı kaldırıp bakıverdim.
“Aa..,” dedi, “siz şey değil misiniz?”
‘Bu kadar işte’ dedim içimden kendime, ben ancak ‘şey’ olurum onun gözünde. Şeyim ya, şu karşıki apartmanın giriş katında oturan, işsizlikten, meşgalesizlikten günün büyük kısmını camdan dışarı bakmakla geçiren, yetim, okuldan geldi mi topa koşturan haylaz torunu emekli aylığıyla büyütmeye çalışan kadınım ben. Belki ninen bile olabilirim yaşımla ama teyze de, diyebilirsin sen bana. Hani senin yakından takip ettiğin, girer çıkarken perdenin aralığından güya belli etmeden baktığın, benim  karşı komşum kız, öyle diyor bana. Oğlanın biri pek sık girip çıkıyor eve, diye başta ondan da pek hazzetmemiştim. Neyse sonunda nişanlanmışlardı, rahatlamıştım. Sonra nedendir bilinmez, üst üste pek bir kavga gürültüleri oldu, kesiliverdi oğlanın ayağı. Garibim kızcağız hastalanıvericek., bir sarardı soldu ki, nişanı attı atmış olmasından korkuyorum.
Kibar ya, “Bir şey sorabilir miyim size, siz kesin bilirsiniz,” dedi. Bir hoşuma gitti, benim bilip de onun bilemeyebileceği bir şey olduğunu düşünmek. Hemen indiriverdim yelkenleri suya. Anladı zahir, soruverdi hemen, vakit kaybetmeden. Vakit önemlidir onun gibiler için. Onlar bizim gibi durağa gidip otobüs beklemezler. Çağırırlar kapıya taksiyi, biner giderler. Vakit az, para çoktur ama bilmezler işte pilav için hangi bulgurun alınacağını.
“İrisinden alacaksın,” dedim. Ben öyle sizli, bizli konuşamam.
Gitmeliydim ama gidemedim. Tırnaklarına bakakaldım. Üzerindeki iyi kumaştan dikilme, tayyörle aynı kahverengi renkte oje sürmüştü. Kapıya sıkışmış gibiydi parmakları. fark etmedi bile, baktığımı. Rafta neyin nerede olduğunu bilememekten, aranmaya başladı pilavlık bulguru. Uzanıp 1 kg.lık paketi aldım. “Bundan,”dedim. Artık kararlıydım, gidecektim her tarafından buram buram fışkırsa da, güzel parfüm kokusuna aldanmayacaktım. Tam dönmüş gidiyorken, “Bir şey daha sorabilir miyim,” dedi. Beklemeden devam etti, “Başka ne lazım?”
Hasbam, bir de soruyor, başka ne malzeme lazım diye. Çok malzeme lazım, bir kuru bulgur yeter mi şöyle layığıyla bulgur pilavı yapmaya. Yokluk olsa az yağla bir baş soğan  yeter yetmesine de, senin o göz boyana verdiğin parayla ben bulgur pilavının yanına bir de yahni düşürüveririm.
Sonra dayanamadım, bir bardaktan pilava bir baş soğan, bir tatlı kaşığı domates lazım, deyip de çekip gidemedim. Aklımdan ne geçtiyse o vakit, “Ben yaparım sana bulgur pilavı, komşu değil miyiz. Bırak hatta sen o bulguru, bir daha kimbilir ne zaman yaparsın, kurtlanır sonra,” deyiverdim.
“Ay, gerçekten mi,” dedi. “Annemin pilavından çekti de canım.” Sevinçle kısıldı gözleri. Gözlerinin kenarlarındaki çizgiler kırk yaşına yaklaşmış olabileceğini gösteriyordu.
“Ben zaten toruna pişirecektim, yollayıveririm bir tabak da sana. Bizimki anneninkine benzer mi bilmem, biz gurbet aşı yaparız, o daha güzel olur, ona iki havucu halka halka doğrar, soğanla az bir yağda kavurursun, salçasını da ekledikten sonra yıkanmış bulgurunu katarsın, bir çevirdikten sonra bir buçuk bardak su koyar, ateşin altını kısarsın. Suyunu çekip de kapatmazdan az evvel bir çorba kaşığı nar ekşisini koyarsın. ” dedim. Altını kapatınca bir cezvede ve iki diş sarımsak ve naneyi bir fincan zeytinyağında kızdırır, pilavın üstüne gezdirirsin,” diye kendimi kaptırmış anlatırken soluğum kesildi.
Ben lafımı bitirip sustuğumda, bu sefer gözleri büyümüş gibi açılmıştı. Beni göremiyormuş da daha görmek istermiş gibi kafasını az yana eğince kulağındaki sallantılı küperler göründü. Hiç aklıma gelmezdi onun böyle küpe takacağı. Annesinin küpesi filandı herhalde. Geçen ay emekli aylığı yetişmeyince oğlanın okulundan istenen kitapları almak için sattığım nikah yadigarı küpelerimi hatırladım.
“Çok zahmetli bir şeymiş bu,” dedi hayretle.
“Yok canım, onbeş dakkada oluverir,” dedim, ona karşı elde ettiğimi sandığım üstünlüğün keyfini çıkararak. Biraz daha abartıp “Yanına iki de salatalık turşusu doğradık mı, sen asıl o zaman gör, tadı nasıl çıkar,” dedim kendime şaşarak. Neredeyse bir kucaklamadığım kaldı bu oldum olası pek de sevmediğim, acayip kadını, diye düşündüm.  Önemli bir şey düşünüyormuş, aslında karar vermiş de burası söylemenin yeri değilmiş gibi hafiften ısırdı alt dudağını.
“Aklıma ne geldi, biliyor musunuz?” dedi. Kara vermişti, demek devamını getirecekti. Madem komşuyuz, ben de tek yaşıyorum, arada yemek yapar mısınız bana?” dedi.
Anlamadım ne demek istediğini. Yapardım, arada ona da evde pişenden yollardım tabi.
Aceleyle ekledi, “Hayrına değil elbet… parasıyla.”
Durakaldım. Vay be kadın, dedim kendi kendime, oğlan bile senin kadar saftirik olamaz. Kadın iki şaşkın baktı, şaşakaldın sen de. Unutuverdin, bu kadının karşıdaki kızın nişanlısı bir seferinde kapıyı vurup çıktığında perdenin arkasından ne sinsi sinsi güldüğünü. Komşu olur mu sandın be sen bundan?
Arkamdan, “Ben yanlış bir şey söylemedim ki,” diye kendini raflara karşı savunurken, “Yollarım torunla bir tabak,” deyip hızlı hızlı çıktım marketten.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder