26 Şubat 2011 Cumartesi

Yemekli Öyküler - 4

PEYNİRLİ EKMEK

İşten yeni çıkmıştım. Yolun kenarında, duvarın üstüne oturmuş, aç karnına sigara içiyordum.  Birazdan otobüse binip Eminönü’ne, oradan da eve gidecektim. İkinci sigaramı yakıp yakmamakta tereddüt ediyordum. Birkaç dakika  elimde sigara, önümden akıp giden, ilerideki duraktan otobüslere doluşup, otobüslerden inen insan kalabalığına baktım. Onlarla aynı saatte, belki aynı şekilde bir yerlere gidiyorsam da, genelin aksine gece çalışıyor, gündüzleri vaktin çoğunu evde yatarak geçiriyordum.
Tam ikinci sigaramı yakmak üzere ağzıma götürmüştüm ki bir hapşırmayla oturduğum yerden aşağıya düşercesine kaydım. Geçtiğini sandığım sırada, sanki biri burnuma çöp sokmuş ya da karabiber solumuşum gibi, ardından ikinci ve üçüncü hapşırık geldi. Bir anda gözlerim yaşla doldu. Muhtemelen, gece açık kalana havalandırma kapısından gelen ayazdan üşüttüğümü düşünürken bir taksinin önümde durması ile gayri ihtiyari kafamı kaldırıp baktığımda önümdekinin memleketlimin arabası olduğunu gördüm. Sağdaki camı açıp, nereye gittiğimi sordu. Eve, deyince binmemi işaret etti. Hatırladığım kadarı ile hala Samatya tarafında oturuyordu.
Memleketlim gece çalışmış gibi görünse de bir iki satırlık konuşma sırasında ondan kalkıp bana doğru gelen alkol bulutu bana aksini söylüyordu. Umursamadım, bütün gece boyu ayakta dikildikten sonra kısa yoldan, fazladan yürümeden  eve gidecektim ya, önemli olan buydu.
Sarayburnu’nu dönmüştük ki beni yine bir hapşırık silsilesi tuttu. Sonunda gözümü açabildiğimde yüzümdeki her delikten su fışkırıyordu adeta. Burnumu tutmuş ne yapacağımı bilmez halde durduğumu görünce memleketlim, oturduğum koltuğun arka cebinde mendil kutusu olduğunu söyledi. Sağ elimle burnumu tutup, arkaya doğru dönerek sol elimle mendili almaya çalışırken koltuğun üzerinde duran cüzdanı gördüm. Bir an söyleyip söylememekte, bir şey demeden alıp almamakta tereddüt ettim. Biraz da durumumun elvermemesinden, mecburen,
“Abi cüzdan var koltuğun üstünde,” dedim.
Umursamadı ya da duymadı beni, düşünceli görünüyordu. Burnumu silip rahat bir nefes aldıktan sonra bir daha şansımı denemeye karar verdim.
“Abi, n’olacak cüzdan?” diye sordum.
Bana bakacak olursa görmemem gereken bir şeyleri görmemden çekinir gibi yüzüme olabildiğince bakmamaya çalışarak,
“Al, senin olsun,” dedi.
Uzanıp aldım. Çıtçıtı zorla kapanan kalın bir cüzdandı, dokunur dokunmaz açılıverdi. Bir sürü kart, ıvır zıvır ve hayal kırıklığına uğratacak kadar da az bir para vardı. Az dediysem de, benim en az yarım aylığımın durup dururken elime gelmiş olması heyecanlandırdı beni. Yine de dayanamadım,
“Bir numara filan varsa, arasaydık sahibini,” dedim.
“Ne arıyacan be, manyak karının tekiydi,” dedi memleketlim. “Kısmetin işte, al içinden işine yarayanı, sonra insaniyetinden ararsan arasın” dedi, midesinden gelen geyirtiyi bastıramayarak. Bir an için boğulacağımı sandım.
“Kusura bakma,” dedi.
“Yok abi,” dedim. Etrafıma göz gezdirince ineceğim yere geldiğimi anladım.
“İneyim ben,” dedim.
“Eve bırkayım,” dedi yarım ağız.
“Yok abi, çok hora geçti. Sen de yorgunsun zaten,” dedim.
Yoldan eve kadar  yürünecek çok mesafe yoktu zaten. Trenyolunun altındaki geçitten geçerken üzerimden geçen bir trenle geçidin duvarları yıkılacakmış gibi zangırdadı.
Kapıyı çalıp, açılmasını beklerken bir kere daha doğru dürüst saydım. İçeriden gelen ağlama sesi giderek yaklaştı. Bizim ufaklık, sümüklerini yalayarak açtı kapıyı. Beni görünce sustu, dağılıp gözyaşları ve sümükle yüzüne yapışmış saçlarını eliyle, üstünkörü bir hareketle geriye doğru çekti. Ayakkabılarımı çıkarmama fırsat vermeden kucağıma çıkıverdi.
“Ne oldu kız, yine anneni sinirlendirdin mi?” diye sordum.
Kafasını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi, burnunu çekip işaret parmağıyla sağa sola, yanaklarına doğru iyice yaydı sümüklerini. Evin, ailemizin yani bizim iç paralayıcı sefaletimizdi bu çocuk.
Ellerimi yıkamak için banyoya doğru giderken ablam üzerinde dumanı tüten tabakla dışarı çıktı. Peynir, kıyılmış dereotu, maydanoz ve yumurtayı karıştırıp ekmek dilimlerinin üstüne sürdükten sonra fırına verdiği mis gibi kahvaltımızı evdeki tüm kapıların açıldığı holdeki, üstü yer yer kesikli muşamba örtülü masanın üstüne koydu.
“Git kız, dayın senin de yüzünü yıkasın,” dedi kızına henüz hıncı geçmemiş bir sesle.
Elimdeki cüzdanı banyo kapısının dibinde olanca eğretiliğiyle duran camı kırık, içi ıvır zıvır dolu büfenin üstüne koydum.
Ablamın yüzünden bir hayalkırıklığı dalgası geçti. Kızına olan hıncı bana doğru katlandı, püskürdü.
“Ne bu şimdi?” diye sordu.
“Bilip bilmeden konuşma. Buldum. İçine elimi bile sürmedim. Al, bak,” dedim.
Merakla aldı, açıp baktı.
“Ee.. n’olacak?” diye sordu.
“Ararsın sahibini, gelir alır,” dedim.
Tam o sırada ufaklığın masadaki tabağa uzanmaya çalıştığını gördüm. Evin önünden günün ilk trenlerinden biri evdeki her şeyi sallaya sallaya geçerken, tabağın şangırtısı trenin düdüğünü kesti sanki. Ablam hışımla atıldı ufaklığın üstüne. Çocuğu kucaklayıp banyoya girdim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder