FIRINDA SÜTLÜ PATATES
“Peki ne yiyeceğiz?” diye sordu, büyük bir heves ve beklenti ile.
“Yeriz bir şeyler, film seyretmeyecek miyiz?” diye sorusuna soruyla cevap verirken, asıl amacımızı hatırlatmak, o akşam, bir Cuma’yı daha yalnız geçirmeye katlanamayacağım için onunla sadece film seyretmek istediğimi söylemek istedim.
“Ben bir şeyler getirebilirim istersen,” dedi, gün be gün ileriye doğru giden ve yanlara yayılan göbeğinden habersiz birumursamazlık vardı üstünde.
“Merak etme, aç bırakmam seni” derken evde malzeme olup olmadığını düşünüyordum. “Sen filmi getir, yeter,” dedim. Bir yandan da geçmişte kalan nişanlıyla tüketilmiş günlerin yasını tutmakta ısrar ederek her geçen gün daha da çekilmez olan böyle bir kadına neden katlandığını, neden kendisini böyle bir iç huzursuzluğuna dahil etmek istediğini öğrenmek istiyordum. Sormadım.
Evdeki muhtemel yiyecekleri düşündüm. Doyurucu, besleyici, soğuk iklimlerin vazgeçilmez besin kaynağı patatesten başka ne et, ne sebze vardı evde. Zaten canım bir şey yemek istemiyordu. Bakkalın önünden geçerken belki açlıktan ölmeyeceğimi ama kendimle birlikte evi paylaştığım kedime haksızlık ettiğimi hatırlattı bana kenarda, kasa içinde duran süt şişeleri.
Evin yokuşunda park edemediğim, uzağa bıraktığım arabamdan eve kadar olan yolu fazlaca yavaş yürümüştüm. Eve girip de banyoda elimi yıkarken, sabah diş fırçalarken geç kalmamak için banyo rafına koyduğum saat bana onun her an gelebileceğini gösterdi. Tek umudum beni dinlemeyip kendine yiyecek bir şeyler getirmesiydi.
Beş patates var, diye hatırlıyordum ama üç patates bulabildiğime, onların da biraz irice olmasına şükrettim. Babadan kalma, kısa dalgası çalışmayan radyonun düğmesini çevirdim. Üçüncü patatesi soyarken Eric Clapton’dan That’s No Way To Get Along ile hafif hafif olduğum yerde sallanmaya başlamıştım. İyice yıkadığım patatesleri büyük bir sabırla bıçak sırtı inceliğinde doğradım. Derin bir plastik kap içinde tuzlayarak karıştırdım. Bu mavi kap, acaba iki haftada bir gelip, evi dezenfekte ederek yaşanabilir hale getiren Hacer Hanım’ın bulaşık yıkadığı kap olabilir miydi? Umursamadım. Kağıt havluyla patateslerin sularını iyice aldım. Fırını açtım, tepsi filan yoktu orada. Buzdolabının üstüne baktım, dolapları açıp kapadım, sonunda çelik, yayvan sapları fırında erimeyecek metalden, genişçe bir sahanın işimi görebileceğine karar verdim. Doğradığım patatesleri sahanın içine aldım. Süt şişesini açıp önce kedinin kabını sütle doldurdum. “Mercan,” diyerek kediyi çağırdım. Patateslerin üstünü bir parmak geçecek kadar süt koydum. Buzdolabında çok eski zamanlardan, şamatalı yatakta kahvaltı günlerinden, kalma olduğunu düşündüğüm, açtığımda üstünü kaplayan yeşilimsi dokunun geçmişi konusunda beni yanıltmadığı tereyağı kabını buldum. Özenle onu tarihsel kişiliğinden arındırdıktan sonra bıçağın ucuyla tereyağı kütlesinden ayırdığım küçük on tane kadar tereyağı parçasını sahanın içine attım. Göz kararı tuz, karabiber ve pul biber ekleyip, elimle iyice karıştırdıktan sonra patateslerin hepsi sahanın içinde yatay olacak şekilde düzelttim.
Yaklaşık kırk dakika kadar sonra üstü kızarmış patatesi fırından çıkartırken, radyoda Chicago, It’s Hard to Say I’m Sorry’i söylüyordu ama ben keşke fırından çıkarmadan önce üstüne koyabileceğim rendelenmiş kaşar olsaydı diye düşünüyordum. O sırada kapı çaldı. Sütünü henüz bitirmiş olan Mercan, benden umudunu kestiği için sanırım, hızlı bir dönüşle kapıya atladı.
Bir elinde iki şişe şarap, kravatının üstünde aldığı filmi tutuyordu. “Hangi film uygun olur, bilemedim, güzel bir şey olsun dedim, klasiktir diyerek bunu verdi filmci” dedi elindeki film kapağını göstererek. Roshomon’u almıştı, beceriksiz.
Filmin ortalarına doğru, kedi yerde, o ise yanımda çoktan uyumuşlardı. Filmi durdurdum. Mutfağa gidip bir tabak daha patates aldım. Her karede filmin cehennemsi karanlığının biraz daha koylaşması, ilk tabağa göre soğumuş, ılık patatesten aldığım lokmaları yutarken, süt kreması kullansaydım daha mı güzel olurdu fırında patates acaba, diye düşünmeme engel olamadı. Filmi başa aldım, yanımdakinin giderek yükselip, sonunda arada kesilen iç çekişlerini umursamadan, uzun zamandır hiçbir şeyden almadığım kadar keyif alarak seyrettim. Galiba fırında sütlü patates beni iyileştirmişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder