4 Mart 2011 Cuma

Yemek tarifi /DONUT 2

İki gün önceki Donut’ı geliştirdim. Daha güzel oldu. Bunda ekmek makinamın iki hafta kadar mutfak dolabında istirahat sonrasında iyileşmiş olmasının da payı olabilir. Bir de daha önceki tarifte sanırım yağ/un oranı yağdan yana fazlaydı. Bu sefer unu biraz arttırdım. Yani 100 gr tereyağı, 400 gr un, 210 ml. su koydum. Şekeri de 4 kaşık koydum. Ekmek makinesını sabahtan yaralayıp gittim. Yapmaya başladığımda 3 saat mayalanmıştı. Biraz daha kalın açtım ve büyük kestim. Pişip soğuduktan sonra ortalarını kesip Dr. Oetker dolgu kreması sürdüm. Süslemesini eskisi gibi yaptım. Toplamda on adet donut çıktı.
Asıl bomba olay bu sabah işyerinde oldu. Bir tanesini aluminyum folyaya güzelce sardım ve arkadaşımın masasına bıraktım. Arkadaşımla Defne arasında bir dialog olduğu için de üstüne Defne’nin ağzından not yazdım. Arkadaşım merakla paketi açarken bir de ne görelim, yan tarafta iki Defne ısırığı izi vardı. Ben paketlerken görmemişim. Acayip utandım, ama bir bakıma da komik olmuştu, Defne’nin imzasını taşıyan donut’ı onun adına hediye etmiştim.

3 Mart 2011 Perşembe

Yemekli öyküler -6

TARHANA ÇORBASI

Elimden gelen doğru dürüst bir iş varmış gibi, kayınbirader vasıta olup da güvenlik işini bulduğumda epey bir tereddüt etmiştim ilkin, bilmediğim bir iş diye. Korkmuştum bir de silah işinden. Ne bileyim ben, silahsız da güvenlik görevlisi olduğunu. Adımız güvenlik görevlisiydi de, bildiğin kapıcılık, odacılık işiydi aslında. Bir de, bahşişi olur, diye heveslendirmişti kayınbirader. Gülüm de sevinmişti, düzenli bir işim olacak diye.
Yokuş her gün biraz daha yoruyordu. Ha babam, ye babam, iyice büyütmüştüm göbeği. Göbek büyüdükçe de inerken bir şey değil de, gün boyu pek yorulmasam da, akşamları yukarı çıkmak gözünde büyüyordu  adamın. İşe başlarken servisinin olduğunu duyunca garanti maaş, güvencenin yanı sıra bir de şoförlü araba vermişler gibi hissetmiştim. Göbeğim büyüyüp de zorlanmaya başladıkça, yokuşu çıkarken söylenir olmuştum servisin yoldan alıp, yolda bırakmasına. Kaldı ki, babamgil buralara ilk ev konduranlardan olduğundan, bizim ev çok da yukarıda sayılmazdı. Bir de eskisi gibi çamurun ortasından dere misali su akmadığından, hoplayıp zıplamak gerekmiyordu. Şükür, uzun zamandır asfalttı yollar.
O gün bir de yağmur yağıyordu. Yağmak da denmez ya, çiseliyordu, ahmak ıslatan yani. Uflaya puflaya, arada dura dura çıktım yokuşu. Yağmur her damlasıyla her şeyi daha bir yüzüme vuruyordu sanki.
Öğleden sonra aşağıdan kadın kuryenin getirip verdiği cüzdanı yukarı çıkardığımda patronlar toplantı salonundan yeni çıkıyordu. İdari sorumluya götürüp verdim, cüzdanı. İşim bitti diye bir çay alıp kapının önündeki masama oturacakken telsizden güvenlik müdürünün sesinin gelmesi uyuz etti beni. Yanına gittiğimde, kilomla ilgili uyardı beni, dikkat etmemi, yoksa bu kiloyla gidersem işe uygun olmayacağımı söyledi. Gün boyu oturuyorum yerimde, duyan da sanki gün boyu talime çıkıyoruz sanacak anasını satayım.
Gülüm, bir umut, her gün konu komşu, ne kadar kocakarı varsa, kimden ne şifa olur diye duyduysa yapıp yedire yedire şişmanlattı beni. Kendi de yiyor ya, derdinden eriyip bitti adeta. İçime doğmuş gibi sabah çıkarken, “Akşama çorba pişir,” diye çıkmıştım, artık sadece çorba içersem belki zayıflardım.
Zili çaldım, açan olmayınca, biraz da benim eve geldiğim vakitte evde yok diye söylenerek, anahtarımla açtım kapıyı. Dışarıdan girince sıcaktı içerisi. Şükür, iki göz kondu yıkılıp, babamgil her birimize birer daire vereli beri,  rahata erdik, soba derdinden kurtulduk. Ev eve benzedi de, yeni eşyalar alsak da içini dolduramadık evin.
Gözüm sıkı sıkıya kapalı salon kapısına gitti. Usulca açıp baktım içeri. Her şeyin düzgün olması, bu düzeni bir bozanın olmaması beni hem kızdırıyor, hem de üzüyordu. Kapıyı kapatırken kapının girintisi boyunca sürttüm işaret parmağımı, toz yoktu tabii ki. Üşendim yatak odasına gitmeye, holde kanepenin üzerine çıkarıp bırakıverdim üniformanın pantolonunu. Tam üzerimde içlikle kanepeye uzanıp televizyonu açmıştım ki, gülüm koltukaltında kat kat sarılmış bir tepsiyle, girdi içeri. Beni görünce geciktiği için suçlanmıştı,
“Bizim fırın altını kızartmıyor diye ablamlara inmiştim,” diyerek hızlı hızlı özrünü, nerede olduğunu sormuşum gibi söyledi.
“Çorba yaptın mı?” diye sordum.
“Tarhana ıslattım,” dedi sesi kırgın, elindeki tepsiyi götürüp mutfağa koyarken. “Şimdi iki dakikada kaynatıveririm,” dedi.
“Salçasını çok koyma,” dedim. Duraksadım. Elimi göbeğimden indirip, “Memleketten gelen tereyağından koy,” derken   Son zamanlarda nereden duyduysa sağlıklı olsun diye yemeklere kattığı  fındıkyağının yemeklerin tadlarını bozduğunu söylemek istiyordum.
“Böreği tereyağlı yaptık,” dedi. “Ablam yukarı mahalleye taşınan Boşnaklardan öğrenmiş çarşaf böreğini. Sen seviyorsun diye kıymalı yaptık. Biraz da patates kattık kıymaya ama içi çoğaltmak için.”
“Abim dönmüş mü memleketten?” diye sordum.
“Yok,” dedi. “İki kaşık ıslattım üç bardak suya, yeter di mi?” diye sordu.
“Yeter, yeter,” dedim.
“Ben zaten doydum böreği yaparken,” dedi.
Mutfaktan tencerenin içinde dönen kaşığın sesinin kesilmesi çorbanın kaynadığını söylüyordu. Üç bardak çorba iki dakikada oluvermişti. Buruşturulan gazete seslerinden böreğin üstünü açtığını duydum. Kokusu burnuma gelmekte gecikmedi. Kumandayı yastığın kenarına bıraktım. Duvar kenarındaki sandalyenin üzerinde duran bir paket takıldı gözüme. Kalkıp ucundan araladım poşeti. El örmesi küçük bir bebek giysisi vardı. Baktığımı görmediğinden emin olmak için arkaya, mutfağa baktım.
“Duymamışız, biliyor musun?” dedi içeriden.
“Neyi?” diye sordum, merak etmeksizin. Muhtemelen benim için önemsiz, onun için önemli bir şeydi söyleyeceği.
Mutfak kapısında belirip, başındaki yazmayı açıp yeniden bağlarken,
“Zekeriya’nın kayınbabası ölmüş,” dedi. “Senin arkadaşın Zekeriya,” diyerek hatırlatmak gereği duydu.
“Allah rahmet eylesin,”dedim.
Masaya otururken “Yeşil yakışmış mı?” diye sordu.
Anlamadan baktım. Anladı,
“Yazmamı yeni taktım,” dedi. “Kıydım, sandıktan çıkardım.”
İçinde sakladıklarını kullanmayı, belirli olayların olmasına adadığı sandıktı bu.
“Kullan tabi, ömrü billah saklayacak değilsin ya içindekileri. Modası geçer hem,” dedim. Söyleyip söylememekte karar veremedim, dayanamadım sonunda, “Kırmızıları da giy,” dedim.
“Bak sen, modayı da bilirmiş,” dedi, tabağıma dolu dolu  bir kepçe çorba koydu. Gerisini getirmesine fırsat vermeden,
“Az koy,” dedim tarhananın kuruduğu güneşin sıcaklığı buhar olup yüzüme doğru çıkarken.
“Yarın mevlit okumaya nefesi kuvvetli bir hoca gelecekmiş,” dedi. Başka bir tabağa börek koydu.
Böreğin görüntüsüne, kokusuna dayanamadım, itiraz etmedim. Boncuk boncuk hevesle bakıyordu bana gülüm, kıyamadım. Yazmasının ucuyla oynayarak,
“Hazır geliyormuş hoca, bir de ona okutacağım kendimi,” bu sefer sıra ondaydı, karar veremedi söylemeye ama kararsızlığı kendini değil beni umutlandırmaktan çekinmesindendi. “Sonra kısmetse giyeceğim sandıktaki kırmızıları,” dedi. “Sen gelir misin, cenazeye?” diye sordu.
“Yok, sen git,” dedim, boşalmış çorba tabağını eline tutuşturup önüme börek tabağını çektim. Geçenlerde ondan habersiz doktora gittiğimi, askerde çıkardığım kabakulak yüzünden kendini de, beni de istediği kadar okutsun, o kırmızıları hiç giyemeyeceğini söyleyemedim.




2 Mart 2011 Çarşamba

Blogspot neden kapatıldı ve güzel bir şiir

Aslında blogspot'un erişime kapatılması direkt benimle ilgili olabilir. Hayatım boyunca değişmemiş bir durum bu. Elimi attığımı kuruturum. Eğer benim varlığımdan çarpılma raddesindeki etkilenmeden kurtulunabilirse de hayat ve varoluş konusunda büyük bir sınav verilmiş olur. Bir çözüm de benim vazgeçmem olabilir. Benim vazgeçmem halinde de gerçekleşmiş bozulma derhal düzelebilir. Hani bu da test edilmiş bir yöntemdir. Genelde vazgeçerim ben ama bu sefer vazgeçmiyorum ve devam ediyorum.
Hafta başında blogu taşımıştım ya, şimdi burada, inatla blogspt’ta, devam edeceğim. Az kişi izleyebiliyor diye henüz yasaklanmamış olan diğer blog sitesinden de yayını sürdüreceğim. O da olmazsa her gün herkese mail atacağım filan. Neden bu kadar ısrarcı olduğuma gelecek olursak, gelecek günlerde neler yazabileceğimi önce düşünüp sonra da liste yapınca ne kadar zengin bir yaşamım olduğunu görmek beni büyüledi. Geçen yılki yurtdışı seyahatlerimi yazsam, on yazı filan yapıyor. Bu yılki planlanmış seyahatler de en az bir on eder. Bir de ben seyahatlerde gün boyu çalışıp gittiğim yerin sokaklarına hava karardıktan sonra çıkabildiğim için okuyanlar açısından da hiç de sıkıcı olmayacağına karar verdim seyahat yazılarımın.Mutfak maceralarım zaten sonsuz gibi bir şey. Okuduğum kitaplar var, okuyacaklarım var. Arada bir de kendi yazdığım öykü vs.leri de kıtırdattım mı, içerik açısından gayet zengin duracak gibi göründü bana.
Herneyse, bugün çok zamanım yok. Birazdan üç günde buraya yazdıklarımı diğer tarafa kopyalayacağım. Yine de bir güzellik düşünmeyi ihmal etmedim. Aşağıya yazacağım şiiri doğru yazabileyim diye sabahın dört buçuğunda kalkıp, kitaplığa dönüştürülmüş alafranga tuvalette yer sıkışıklığından ötürü düzensiz şekilde iki kitaplığa tıkıştırılmış kitap yığını içinde hummalı bir araştırma yaptım. Cemal Süreya’dan, en sevdiğim şiirlerinden biri, sizler için geliyor.

FOTOĞRAF

Durakta üç kişi
Adam kadın ve çocuk

Adam elleri ceplerinde
Kadın çocuğun elini tutmuş

Adam hüzünlü
Hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü

Kadın güzel
Güzel anılar gibi güzel

Çocuk
Güzel anılar gibi hüzünlü
      Hüzünlü şarkılar gibi güzel

1 Mart 2011 Salı

Yemek Tarifi / DONUT

Pazartesi sabahı bizim bakıcı, Fatoş, geldiğinde Oscar ödüllerini izliyordum. Elimde bir fincan kahve, bir taraftan peynirli tostumu yerken heyecanla en iyi film ödülü hangi filmin olacak diye bekliyordum. Az çok biliyordum ya, olsun.
O sırada  Fatoş mutfağa girdi, “Ne seyrediyorsun sen, sabah sabah?” diye sordu. “Oscar”ı diye cevap verdim. Cevabımla ilgilenmedi, tabii. Mikrodalganın üzerindeki saklama kaplarına baktı, aradığını bulamamış şekilde bana döndü, “Tahinli çörek yapmadın mı?” diye sordu. Bir an Oscar’a olan tüm ilgimi kaybettim. “Yapacak mıydım?” diye sorusuna soruyla cevap verdim. “Yaparsın hafta sonu diye düşünmüştüm,” dedi ve çıktı mutfaktan.
Aslında ben de bugünlerde tahinli çörek yapmayı planlıyordum ama bir süreliğine vazgeçtim. Fatoş yine beni öyle acayip bir dumur etmişti ki, az kalsın kaçırıyordum en iyi filmin anons edildiği anı.
Akşam işten gelince tavuk şinitzel, kıymalı taze fasulye yaptıktan sonra tahinli, parça çikolatalı kurabiye yaptım. Ertesi gün, yani Salı, Fatoş sabah geldiğinde “Bak tahinli kurabiye yaptım,” dedim. Bir tane aldı, yedi, yorum yapmadı. Acayip sinir olurum, pişirdiğim bir şeyin yenip de yorum yapılmamasına. Çıktı salona gitti. “Nasıl olmuş?” diye sordum. “İyii… güzel olmuş,” dedi. Salonda kanapeye oturup, FOX’ta akşam seyrettiği diziyi yedi sekiz saat sonra bir daha seyretmeye başladı. Sonra baktı orada duruyorum, “Hani şöyle büyük tahinli çörek yapıyorsun ya, onlar iyice oluyor,” dedi.
Dün işteyken nereden estiyse aklıma akşam çocuklara donut yapmaya karar verdim. Donut’ları sabah Fatoş’a gösterdim. Yemedi ama “Sen işi bırak, pastane aç,” dedi.
İşte donut tarifi:
-         100 gr tereyağı
-         150 ml. Süt
-         300 gr un
-         3 tepeleme çorba kaşığı şeker
-         Portakal kabuğu rendesi
-         ½ paket Dr. Oetker kuru maya
-         Bir çay kaşığının ucuyla tuz
Tereyağını mikrodalgada erittikten sonra üstüne şeker, süt, un, tuz, en üste de mayayı koyup mikserin burgu ucuyla güzelce yoğurdum. Yoğurma kabını önce poşete, sonra da sofra bezine sardım. Yaklaşık hamur iki saat bekledikten sonra merdaneyle 1cm kalınlığında açıp, ajda çay bardağıyla yuvarlaklar kestim. Yuvarlakların ortasına parmağımla delik açıp tepsiye dizdim. Fırında 180oC’de üstleri pembeleşinceye kadar pişirdim. Hamurlar pişerken, bir kaseyi kettle’ın üzerine koydum, bir paket kare bitter çikolatayı kırdım. Çikolatalar eridikten sonra biraz sütle seyrelttim. Fırından çıkardığım donutları soğurken yumuşak olmaları için tepsiyi sofra bezine sardım. Donutlar ılıklaşınca üst tarflarını hazırladığım çikolata sosuna batırıp çocuklarınkini Dr. Oetker pasta şekerlemeleriyle süsledim. Sekiz on tane kadarını da dövülmüş Antep fıstığıyla süsledim. Aşağıdaki fotoğrafta iş yerine, başta Demet’e yedirmek üzere, götürdüklerim görünüyor.


Afiyet olsun.


28 Şubat 2011 Pazartesi

Yemekli öyküler - 5

FESLEĞENLİ PİLAKİ

Köprüyü geçerken aklım hala bana kapıyı açan kadındaydı. İncecik bir boynun dirayetle tuttuğu kafasının ortasına çakılmış iki kara delik gibiydi gözleri. Kapıyı açtıktan sonra, elinin tersiyle dağınık saçlarını alnının gerisine itti. Bildiği, tanıdığı biri gelmişçesine, hiçbir şey söylemedi beni görünce. Elini önündeki önlüğe kuruladı, gerisin geri gitti. Kapının açıldığı holde, bir ayağının altına takoz konmuş, hafifçe sağa, yanındaki kapıya doğru eğilmiş camlı dolabın üstünden aldığı bir cüzdanı getirip uzattı bana. Neden hala beklediğimi anlamamış,  tam elimde tuttuğum cüzdanı nereye götüreceğimi soracakken, önlüğünün cebinden çıkardığı bir gazete kağıdı parçasını uzattı bana. Arkadaki holde çekyatın üzerinde yattığını o zaman anladığım bir çocuğun seslenmesiyle, beklemediğim bir “İyi günler,” diyerek kapattı kapıyı. O kadar.
Elimdeki cüzdanın derisi, oraya, o sefalete ait olmadığını bas bas bağırıyordu. Bulunmuş veya çalınmış olmalıydı. Hiç yapmadığım bir şey yapıp, içine baktım. Kağıt para yoktu, bozuk para gözünde ise olsa olsa dört beş lira vardı. Kafam karıştı. Çalınmış bir cüzdanı o kadının ellerine yakıştıramadım. Elimdeki gazete kağıdına okumayı ancak sökmüş birinin yazısıyla yazılmış teslimat adresinin üzerindeki adın bir erkek adı olması da ayrıca bir hayal kırıklığı oldu benim için. Böyle bir kadın cüzdanının vaat edebileceği bahşiş yok, demekti bu.
Otomatik gişenin kamerasının ışığının patlamasıyla kadının bana geçmişte kalan, unuttuğumu sandığım günlere ait bir anıyı, evin ve gördüğüm eşyaların halinin de anıyı çevreleyen yoksulluğu anımsattığını fark ettim.
*
Kaçıncısı olduğunu hatırlamadığım evden kaçışlarımdan biriydi. Geceyi sokakta geçirmiştim. Evden çıkarken yanıma aldığım yarım somun ekmeğini yememin üstünden yaklaşık on saat geçtiğini söylemekteydi bana kararmakta olan hava. Gördüğüm eski, içinde birilerinin yaşadığına dair hiçbir işaretin olmadığı, iki katlı bir evin giriş kapısının basamaklarında,  kuytuluğa sokulmuştum. Kışın son günlerinde,  gündüzleri güneş nispeten cömert davranıyor olsa da hava akşamları serinlediği için başımı olabildiğince omuzlarımın arasına çekmiştim. Uyumak için daha erkendi.
Üstünde bej rengi bir pardösü, başında kahverengi bir eşarp, elindeki filede üç dört yumurta ve bir somun taze olduğu kokusundan belli bir ekmek olan zayıf bir kadın bana hiç bakmadan, elindeki anahtarla kapıyı açmıştı. Kapı aralığından gelen seslere göre ayakkabısını çıkarıp terliklerini giymiş, sonra kapıyı kapatacağına bana, sanki tanıdığı bildiği biriymişim gibi, “Girsene içeri,” diye seslenmişti. Ben yerimden kıpırdamamış olsam da, kapatmamıştı kapıyı. İçeriden gelen sesler, mutfağın kapıya yakın olduğuna işaret ediyordu. Açılıp kapanan dolap ve çekmece seslerinin cazibesine dayanamamış, girmiştim içeri.
İçerisi karanlıktı. Mutfaktan süzülen ışıkta evin içi, gölgeler arasında, dışının aksine çok temiz ve bakımlı görünmüştü bana. Kapıda belirdiğimi arkası dönük olsa da fark eden kadın, “Otursana,”demişti. Küçük masanın iki yanındaki sandalyeleri kastetmişti. Ben gelmeden soyup hazırladığı soğanı ve biberleri doğrayıp zeytinyağında  kavurduktan sonra tencereye  bir kaşık salça katmıştı. Bana dönüp “Zeytinyağı sağlıklıdır,” dediğinde, başörtüsünü çıkarmış olduğunu,  ince boynunun üstündeki başının iki kara, kocaman gözle aydınlandığını görmüştüm. Musluğun yanındaki tastan suya bırakılmış fasulyeleri almış, tencereye atmış, üstüne de musluktan doldurduğu bir bardak su koymuştu. “Çok mu açsın?” diye sorduğunda açlığımdan emin olduğunu anlamıştım. Hayır, anlamında başımı sallamıştım, komik bir gururla. Gülümsemiş, sokağa bakan pencereye doğru gitmiş, geniş pervazda duran saksıdaki, top gibi, pek de çiçeğe benzemeyen bitkinin üzerinde sanki severmiş gibi iki avcunu gezdirdikten sonra kopardığı iki dalı tencereye atmıştı.
Taze ekmekten kopardığım son lokmaya yemeğin tabağımda kalan suyunu emdirip ağzıma atarken onun yemediğini fark etmiş, açlığımdan utanmıştım. Bardağıma doldurduğu suyu içerken, incecik parmaklı elini elimin üzerine koyup, neden kaçtığımı sormadan, “Evine, dön,” demişti. “Ne olursa olsun, en kötü evin çatısı sokaklardan iyidir,” dediğinde sokakları bildiğini söylemişti aslında bana.
O, kalkıp mutfaktan çıktığında, ben de evin kapısından çıkmış, ama karşı sokağın gölgeliğinde onun da ardımdan geleceğini hissederek beklemiştim. Az sonra kara gözleri sürmeyle iyice kararmış, açık başından saçları omuzlarına dökmüş, daha önceki basit pardösünün aksine üzerine  ayın solgun ışığıyla parlayan bir ceket giyerek dışarı çıkmıştı. .
*
Ataşehir sapağından çıktım. Elimdeki adres, adına “Batı Ataşehir” denen eski çingene mahallesinde yükselen blokların arasında bir iş merkezinin adresiydi. Döner kapıdan içeri girer girmez burnuma çarpan temizlik kokusu, cüzdanı aldığım evdeki arapsabunu kokusundan farklı, insanı boğan bir çiçek buketi karışımıydı. İçerideki güvenlik masasına yürüdüm, elimdeki gazete parçasına yazılı adı söyledim. Karşımdaki adam bana boş gözlerle baktı bir süre. Sonra çok mühim bir şahsı sormuşum edasıyla, bir yerlere telefon etti. Baktım bekleyeceğim, kafamdaki kaskımı çıkarıp duvar kenarındaki koltuklardan birine oturdum.
Açılan asansör kapısından çıkan, akşama doğru sakal tıraşı uzadığı için bence talihsiz bir adam güvenlik masasına gittikten sonra yanıma geldi. Önce formu doldurmak için kimlik numarasını yazdı uzattığım kağıda, sonra da beceriksiz bir imzayı karaladı imza kutucuğuna.
Döner kapı, girdiğimin aksi yönde dönerken, cüzdanı verdiğim adam,  daha henüz dışarı çıkmamı beklemeden, duymama aldırış etmeksizin, içinde olduğu binaya ait olmadığını bağıran bir sesle boş bakışlıya, “Hiç kadın kurye görmemiştim,” dedi.



27 Şubat 2011 Pazar

Neresi

Cuma akşamı çocukları anneme bırakarak  Necat, ben, kardeşim Sevil ve eşi,dışarı yemeğe çıktık. Mekan, Necat’ın eskiden zaman zaman arkadaşlarıyla yemek yemeğe gittiği bir yerdi. Başta gideceğimiz yer salaş diye beğenmezsek endişesiyle Necat anksiyete oldu. İki kere gitmekten cayma manevrası yaptı. Sonunda gittik.
Hayatımda yediğim en güzel ciğer tavayı yedim diyebilirim. Mezeler idare eder. Ortam çok güzel. Gerçekten salaş ve sıcak, samimi bir yer. Sahibi Murat SOLMAZ tek tek masalarla ilgileniyor.  Gelenlerin hepsi tanıdık. Her masada oturup muhabbet ediyor Murat Bey. Ciğer tava Standard olarak her masaya geliyor. Izgaralar müthiş. Biz abartıp masaya ikinci ciğeri söyledik, ızgaralarda biraz tıkandık. Izgaraların üzerinde servis yaptıkları bruschetta benzeri pideler de ızgaraya ayrı bir tat  katıyor. Sınırsız gibi içip, bu güzel yemekleri yerken gereksiz gürültüye de maruz kalmıyorsunuz. Hani şöyle güzel yiyelim, içelim, muhabbetimiz de koyu olsun diyorsanız, işte burası orası. Hesap da makul. Biz dört kişi 220 TL ödedik. Yani adam başı 50-60 diye düşünmek lazım.
Gitmeden önce aramanız gerek. Hafta sonu için iki gün önceden aramakta fayda var. Salı – Perşembe ud çalınıyormuş. Bildiğiniz eskiden kalma mahalle arası meyhane işte.
Telefon, adres vs. aşağıda.
Afiyet şeker, muhabbetiniz bol olsun.

Birtat Ocakbaşı
Selimiye Kışla Cad. No:57 Üsküdar (adres Google maps'de rahatlıkla bulunabiliyor)
02165536664

Bir Kitap Hakkında

BİR DE BAKTIM YOKSUN / Yekta KOPAN

Roman okumak kolaydır, ben çoğunlukla roman okurum. Kalın romanlar severim hatta. Başladım mı, kolay bitmesin isterim. Okuduğum metinle uzun süre yoldaşlık edelim, ayrılmayalım birbirimizden isterim. Birbirimizi anlayalım, kucaklayalım, sarmayalım isterim. Okumakta olduğum metin bitmeye yaklaştığında, son sayfaları hangi koşullarda, nerede okuyacağım konusunda mizansenler çizerim kafamda. Havaalanındaysam eğer, bırakırım son elli sayfayı otel odasında okurum, hostesin çay servisiyle bölünmesine kıyamam.
Öykü okumak zordur. Daha fazla emek ister. Tüm dikkatinizi ister sizden. Az zamanda çok şey anlatacak, aralardaki boşlukları sizden tamamlamanızı isteyecektir. Ciddi bir işbirliği ister sizden öykü. Romanda sayfalarca anlatılabilecek bir gülüş, öyküde birkaç kelimeyle anlatılır. Okuması zor olduğu için yazması da zordur. Hüner ister.
Roman okumak kolaydır, tutarsınız hikayenin ucundan, gidersiniz. Sonunu az çok bilirsiniz. Çoğunda ana izlek anlatının ortalarında bir yerlerde kırılır. Kafanıza balyoz indireni çok değildir. Oysa, öykünün yeri dar, anlatacağı çoktur. Son satırına kadar beklersiniz olabilecek sürprizleri. Hepsi otel odasına kadar bekletilesidir. İyi yazılmış bir öyküyü okursunuz, tadı damağınızda kalır.
“Bir De Baktım Yoksun” da bir var, bir yok olan altı öykü var. Ölen babanın ardından yazılmış, her birinde baba motifinin ön planda veya arka planda kendini gösterdiği altı öykü okuyoruz. Zaman zaman hayalle gerçek  ustalıkla karışıyor birbirine.
‘Sarmaşık’ ta mekan bir hayal ormanda babayla hayattayken hiç olamamış, cesaret edilememiş hesaplaşma gerçekleşiyor.
Kitabın favorisi, okuyan herkes için sanırım ‘Portobello 22’. Favori olmasının sebebi muhtemelen herkesin yaşanmamış aşkın büyüsüne kapılması. Bu öyküde de adı aynı olan iki öykü kahramanın gayet olağan görünen koşullarda sıra dışı karşılaşmaları bir kez daha hayal mi yoksa gerçek miydi duygusunu yaşatıyor insana.   
‘Kırmızı’ da, gerçek olması imkansız görünen öykü kahramanının bir Edward Hopper sekizinin  ardına gizlenmiş bir baba-halayla karşılaşıyoruz.
Baba - kız  ikilisini aramaya başlarken ‘Battaniye’ karşılıyor bizi. Hiç çıkmak istemiyor insan o battaniyenin ardından.
‘Kertenkele’de hüznün en koyusuna boğuluyoruz.
‘İyi uykular’da ise yazar bizimle ve babasıyla vedalaşıyor. Eminim, bu veda burada bitmiyor. Sonrasını merak ediyor insan, dahasını istiyor.
Her öyküden sonra bir kez daha aynı yorgunluk yaşanıyor. Her gün bir öyküyle bitiyor. Bir günde iki öykü olmuyor.
Bunlar benim ilk okuduğum Yekta Kopan öyküleriydi ama son olmayacaklar, biliyorum.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    

26 Şubat 2011 Cumartesi

Yemekli Öyküler - 4

PEYNİRLİ EKMEK

İşten yeni çıkmıştım. Yolun kenarında, duvarın üstüne oturmuş, aç karnına sigara içiyordum.  Birazdan otobüse binip Eminönü’ne, oradan da eve gidecektim. İkinci sigaramı yakıp yakmamakta tereddüt ediyordum. Birkaç dakika  elimde sigara, önümden akıp giden, ilerideki duraktan otobüslere doluşup, otobüslerden inen insan kalabalığına baktım. Onlarla aynı saatte, belki aynı şekilde bir yerlere gidiyorsam da, genelin aksine gece çalışıyor, gündüzleri vaktin çoğunu evde yatarak geçiriyordum.
Tam ikinci sigaramı yakmak üzere ağzıma götürmüştüm ki bir hapşırmayla oturduğum yerden aşağıya düşercesine kaydım. Geçtiğini sandığım sırada, sanki biri burnuma çöp sokmuş ya da karabiber solumuşum gibi, ardından ikinci ve üçüncü hapşırık geldi. Bir anda gözlerim yaşla doldu. Muhtemelen, gece açık kalana havalandırma kapısından gelen ayazdan üşüttüğümü düşünürken bir taksinin önümde durması ile gayri ihtiyari kafamı kaldırıp baktığımda önümdekinin memleketlimin arabası olduğunu gördüm. Sağdaki camı açıp, nereye gittiğimi sordu. Eve, deyince binmemi işaret etti. Hatırladığım kadarı ile hala Samatya tarafında oturuyordu.
Memleketlim gece çalışmış gibi görünse de bir iki satırlık konuşma sırasında ondan kalkıp bana doğru gelen alkol bulutu bana aksini söylüyordu. Umursamadım, bütün gece boyu ayakta dikildikten sonra kısa yoldan, fazladan yürümeden  eve gidecektim ya, önemli olan buydu.
Sarayburnu’nu dönmüştük ki beni yine bir hapşırık silsilesi tuttu. Sonunda gözümü açabildiğimde yüzümdeki her delikten su fışkırıyordu adeta. Burnumu tutmuş ne yapacağımı bilmez halde durduğumu görünce memleketlim, oturduğum koltuğun arka cebinde mendil kutusu olduğunu söyledi. Sağ elimle burnumu tutup, arkaya doğru dönerek sol elimle mendili almaya çalışırken koltuğun üzerinde duran cüzdanı gördüm. Bir an söyleyip söylememekte, bir şey demeden alıp almamakta tereddüt ettim. Biraz da durumumun elvermemesinden, mecburen,
“Abi cüzdan var koltuğun üstünde,” dedim.
Umursamadı ya da duymadı beni, düşünceli görünüyordu. Burnumu silip rahat bir nefes aldıktan sonra bir daha şansımı denemeye karar verdim.
“Abi, n’olacak cüzdan?” diye sordum.
Bana bakacak olursa görmemem gereken bir şeyleri görmemden çekinir gibi yüzüme olabildiğince bakmamaya çalışarak,
“Al, senin olsun,” dedi.
Uzanıp aldım. Çıtçıtı zorla kapanan kalın bir cüzdandı, dokunur dokunmaz açılıverdi. Bir sürü kart, ıvır zıvır ve hayal kırıklığına uğratacak kadar da az bir para vardı. Az dediysem de, benim en az yarım aylığımın durup dururken elime gelmiş olması heyecanlandırdı beni. Yine de dayanamadım,
“Bir numara filan varsa, arasaydık sahibini,” dedim.
“Ne arıyacan be, manyak karının tekiydi,” dedi memleketlim. “Kısmetin işte, al içinden işine yarayanı, sonra insaniyetinden ararsan arasın” dedi, midesinden gelen geyirtiyi bastıramayarak. Bir an için boğulacağımı sandım.
“Kusura bakma,” dedi.
“Yok abi,” dedim. Etrafıma göz gezdirince ineceğim yere geldiğimi anladım.
“İneyim ben,” dedim.
“Eve bırkayım,” dedi yarım ağız.
“Yok abi, çok hora geçti. Sen de yorgunsun zaten,” dedim.
Yoldan eve kadar  yürünecek çok mesafe yoktu zaten. Trenyolunun altındaki geçitten geçerken üzerimden geçen bir trenle geçidin duvarları yıkılacakmış gibi zangırdadı.
Kapıyı çalıp, açılmasını beklerken bir kere daha doğru dürüst saydım. İçeriden gelen ağlama sesi giderek yaklaştı. Bizim ufaklık, sümüklerini yalayarak açtı kapıyı. Beni görünce sustu, dağılıp gözyaşları ve sümükle yüzüne yapışmış saçlarını eliyle, üstünkörü bir hareketle geriye doğru çekti. Ayakkabılarımı çıkarmama fırsat vermeden kucağıma çıkıverdi.
“Ne oldu kız, yine anneni sinirlendirdin mi?” diye sordum.
Kafasını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi, burnunu çekip işaret parmağıyla sağa sola, yanaklarına doğru iyice yaydı sümüklerini. Evin, ailemizin yani bizim iç paralayıcı sefaletimizdi bu çocuk.
Ellerimi yıkamak için banyoya doğru giderken ablam üzerinde dumanı tüten tabakla dışarı çıktı. Peynir, kıyılmış dereotu, maydanoz ve yumurtayı karıştırıp ekmek dilimlerinin üstüne sürdükten sonra fırına verdiği mis gibi kahvaltımızı evdeki tüm kapıların açıldığı holdeki, üstü yer yer kesikli muşamba örtülü masanın üstüne koydu.
“Git kız, dayın senin de yüzünü yıkasın,” dedi kızına henüz hıncı geçmemiş bir sesle.
Elimdeki cüzdanı banyo kapısının dibinde olanca eğretiliğiyle duran camı kırık, içi ıvır zıvır dolu büfenin üstüne koydum.
Ablamın yüzünden bir hayalkırıklığı dalgası geçti. Kızına olan hıncı bana doğru katlandı, püskürdü.
“Ne bu şimdi?” diye sordu.
“Bilip bilmeden konuşma. Buldum. İçine elimi bile sürmedim. Al, bak,” dedim.
Merakla aldı, açıp baktı.
“Ee.. n’olacak?” diye sordu.
“Ararsın sahibini, gelir alır,” dedim.
Tam o sırada ufaklığın masadaki tabağa uzanmaya çalıştığını gördüm. Evin önünden günün ilk trenlerinden biri evdeki her şeyi sallaya sallaya geçerken, tabağın şangırtısı trenin düdüğünü kesti sanki. Ablam hışımla atıldı ufaklığın üstüne. Çocuğu kucaklayıp banyoya girdim.

Yemek Tarifi / TAVUK TANTUNİ

Bilenler bilir, bizim Kemal oldum olası yemek yeme konusunda sorunludur.  Bu sebepten ötürü ben de hep onun damak zevkine yönelik yemekler düşünmek zorunda kalıyorum. Kemal'in en favoir yemeği "dürüm"dür. Bir ara çaresizlikten sabah kahvaltısında sucuklu yumurtayı dürüm yapıp yedirdiğimi bilirim.
Dün akşam, az sonra sizlerle paylaşacağım üzere, tavuk tantuni yaptık. Sonuç beklediğimden iyi oldu. Kemal 3 dürüm yedi.
İşte tarif:
TAVUK TANTUNİ
(Antrikottan da olabilir, zevke kalmış)
Malzemeler:
- Izgaralık tavuk kalça (4 adet)
- orta boy soğan (1 adet)
- orta boy domates (3 adet)
- maydanoz (15 dal kadar)
- çarliston biber (1 adet)
- kırmızı biber (1 adet)
- sumak (2 tk)
- sıvı yağ (2 çk) 
- kornişon turşu (10 adet)
Tavukları kesmeşeker misali  minik minik doğradıktan sonra (yayvanca olsa iyi olur)çelik tencerede biraz tuz, iki çorba kaşığı sıvı yağ ekleyerek pişirmeye koydum. Tavuklar pişerken, orta boy bir baş soğan, on beş sap kadar maydanozu ince ince doğradım. Ben soğanları sanki yemeğin içine koyacak gibi doğradım ama piyazlık da doğranabilirdi. Soğan ve maydanozların üstüne iki tatlı kaşığı sumak ekleyip iyice karıştırdım. Daha sonra buna küp küp doğradığım üç domates, minik kareler şeklinde doğradığım bir çarliston biber ve kırmızı biberi ekledim, halka halka doğranmış kornişon turşuları da ilave ettim ve iyice bir harmanladım. Tavuklar suyunu çekmeye yakın bir kaşık salça koydum ve karıştırdım. Tavuklar cızırdamaya başlayıp, suyunu iyice çektiğini haber verince lavaşları sırayla birer birer tencerenin üstüne kapatarak ısıttım. Sonrası tahmin edeceğiniz gibi, lavaşlara ikişer kaşık tavuk, üstüne hazırladımız piyazdan bir kaşık, bir tutam tuz koyarak dürüm yaptım. Ben kendi dürümümü yaparken biraz da içine pul biber serptim. Bir de ocağın altını çok kısık ateşe getirmiş ama kapatmamışım (!), bu yüzden de tavuklar daimi sıcak kaldı. Her dürüm çok güzeldi. Şöyle söyleyeyim: Deli manyak bir lezzetti.
Afiyet olsun!

Bir Kitap Hakkında

SUNSET PARK / Paul Auster

Bu tipik bir kitap eleştirisi değil, daha çok beğendim/beğenmedim, anladım/anlamadım yazısı. Ben kitabı okurken ve bitirdikten sonra kafamda dolananları yazacağım. Yazarın şimdiye değin yazmış olduğu tüm kitaplarını okumuş, sadık bir okur olarak buna hakkım olduğunu düşünüyorum. 
Son yıllarda her yıl bir kitap yazabiliyor olması beni oldukça meraklandıran bir durum. Toplamda yanılmıyorsam on altı kitabı olmuş. Bir yazar için oldukça iyi bir sayı. Bu kitapta da yazarın yaşıyla ilgili olsa gerek, bir panik havası sezdim. “Zaman artık daraldı, kafamda bir sürü proje filizcikleri var ama bunları geliştirecek zaman bende yok, o yüzden her şeye bir dokunup çekileyim,” diye düşünmüş herhalde yazar, diye düşünüyor insan. Bir de bir nörolog olarak, mesleki hastalıktan ötürü, başka düşüncelerimde var ama onları kendime saklayayım, daha iyi. Bu sebeplerden altı ay sonra çıkabilecek bir yeni Paul Auster kitabı beni çok da fazla şaşırtmayacak ama kitabı alıp okuma konusunda da çok meraklandırmayacak. Yani, bu sefer olduğu gibi bir anda okuma listesine üçüncü sıradan değil de en iyi ihtimalle otuzlardan filan girecek.
Çeşitli kitap dergilerindekinin aksine kitabın konusunu özetlemeyeceğim. Merak eden alır okur zaten. Tipik bir Paul Auster romanı zaten. Elimizde sayılı karakter var, biri diğerinden daha fazla ön planda değil. Benim kafamda herhangi biri, olayların etrafında döndüğü Miles bile, bir protagonist olarak belirmedi. Belki de yazar tarafından böyle kurgulanmıştı. Muhtemel, çünkü bir önceki kitap “Görünmeyen”de de hikayenin anlatıcısı tıkanıp bir yerde bırakıyor, bir başkası devam ediyor, hikayenin sonu başında var olmayan karakterlerle bitiyordu (Yanlış hatırlamıyorsam). “Görünmeyen”de insani bir durummuş gibi ensest söz konusu edilirken, “Sunset Park”ta Amerika için zaman zaman gündeme gelip, zaman zaman küllenen ‘karşı cinsten, kendinden bariz küçük yaştakilerle cinsel ilişki’ olabildiğince coşkulu şekilde dile getiriliyor. Hem de bir değil, iki örnekle izliyoruz bu durumu. Nihayetinde bu ilişkilerden biri kavuşma ile biterken diğeri sanki sonsuz bir ayrılığa savruluyor. Bir bakıma, her şey olası ayrılıkla sonlanacak ilişki için başlıyor. Miles, görece tutturduğu yaşam düzenini, yaşça kendinden çok küçük Pilar için bozuyor.
Anlamadığım ya da sevmediğim için anlamak istemediğim şeyler vardı bu kitapta. Birincisi Amerikalı olmayan okuyucuya sanki her satır başında “Hey sen, Amerikalı olmayan kişi! Biz Amerikalılar beyzbolu iyi biliriz ve Amerikalı olmayan kimse bilemez. İyi bir Amerikalı baba ile oğlu arasında beyzbol’la kurulan güçlü bir bağ vardır,” deniyormuş gibi gelen, sayfalarca süren beyzbol kısımlarını anlamadım ve çok sıkıldım.
İkincisi, Ellen’ın desenleriydi. Desenlerin nitelikleriyle anlatılmak istenen neydi, onu da tam anlayamadım. Anlatılmak istenen Ellen’ın dokuz yıl önce tırpanlanmış cinsel hayatı ise, hani bu konuda ne kadar umutsuz bir vak’a olduğunu anlattı bana o desenler,  o kadar. Bir de nispeten konzervatif olmamdan olsa gerek, rahatsız edici buldum.
Üçüncüsü, Miles ile Bing arasındaki ilişkinin neden o kadar inandırıcılıktan uzak ve eğreti olduğu idi. Bence, Miles’ın ilişkideki tek maksadı Bing’i ailesi ile arasında iletişim kurucu olmaktan öte görmemesi. Bing de gayet durumun farkında ama bu duruma karşın  ilişkiyi sürdürecek kadar zaaflarla donatılmış bir kişilik. Miles’ın karakter özellikleri nedeni ile normal şartlarda kendisi gibi birisi ile işi olmayacağının farkında. Aralarındaki ilişki öyle iğreti, öyle iğreti ki bence, yazar kendi bile inanmamış7,5 yıl görüşmeden, mektuplarla sürdürülen bu iletişimin arkasında ortak bir geçmişleri olduğuna.
Birden aklıma bahsi geçen konuları sıralamak geldi:
-         ekonomik kriz
-         akıl yaşta değil baştadır
-         öksüz kalan çocuklar kardeşlerden baskın olanı tarafından yönetilir
-         durum gerektirirse kaçılır
-         özlük / üveylik
-         dirayetli olmak, istediğini yapmak
-         ölümle parçalanan aile
-         kadim dostluklar
-         intihar
-         cemaat hissinin iyi bir şey olması
-         boşandıktan sonra medeniyet içinde dost kalabilmek
-         anneliğe hazır olmamak
-         kendinden yaşça oldukça küçük biriyle (<18) ilişkiye girmek, hatta hamile kalmak
-         ihanet
-         cinsel yolla bulaşan hastalık
-         cinsel takıntılar
-         eşcinsel ilişki deneyimi
-         insanın ne olursa olsun kendi annesinin yerini başka kimsenin tutamayacağı
-         tabii ki de BEYZBOL
-         Vietnam savaşı
-         çeşitli ülkelerde siyasi otorite tarafından zulüm gören yazarlar, TCK 301. madde de es geçilmemiş
-         PEN
-         kilolu olmak, vücudunu beğenmemek
-         polisle başın derde girmesi
-         tez yazmanın çok zor bir şey olması (hani ben de tez yazdım zamanında ama hiçbir zaman anlayamadım insanların tez yazmasının neden yıllarca sürdüğünü)
-         parasızlık
-         hayatın minimalize edilmesi
-         oturaklı yazarın kendini açık etmemesi ve röportaj vermemesinin doğru olması (kesinlikle buna katılıyorum, hatta Salinger’ı bu konuda her zaman, her ne kadar onunki de biraz fazla abartılı olsa da, çok takdir etmişimdir)

Bu liste daha da uzar … ama içim şişti. Okurken nispeten zevk almıştım. Keşke bu kadar çok konu olmasaymış. Bu arada bahsetmediğim karakterler de var: Alice, Jake, Mary-Lee, Willa, Renzo, Korngold, vs. En sempatik karakterin bence Alice olduğunu da belirtmeliyim.
Kitap bana tüm okumam boyunca hem yazarın hem de başka yazarların bir dolu eserini çağrıştırdı. Bu da çok rahatsız etti ve yordu beni.
Hızlı okunan bir kitaptı. Okurken de fena değildi. Üstüne düşününce bu kadar uzun bir yazı çıktı ortaya.
Kendimle ilgili de bir şey öğrendim. ‘Tanrı anlatıcı’ sevmiyorum ben. ‘Birincil tekil kişi anlatıcı’ daha inandırıcı geliyor bana.
Son olarak: Kitapta anlatı bir yumrukla başlayıp, bir yumrukla bitiyor. Sözün özü, sanırım yazar bu kalabalık anlatısında, “Bazen hayat sıfıra sıfır, elde var sıfırdır,” demek istemiş.