28 Şubat 2011 Pazartesi

Yemekli öyküler - 5

FESLEĞENLİ PİLAKİ

Köprüyü geçerken aklım hala bana kapıyı açan kadındaydı. İncecik bir boynun dirayetle tuttuğu kafasının ortasına çakılmış iki kara delik gibiydi gözleri. Kapıyı açtıktan sonra, elinin tersiyle dağınık saçlarını alnının gerisine itti. Bildiği, tanıdığı biri gelmişçesine, hiçbir şey söylemedi beni görünce. Elini önündeki önlüğe kuruladı, gerisin geri gitti. Kapının açıldığı holde, bir ayağının altına takoz konmuş, hafifçe sağa, yanındaki kapıya doğru eğilmiş camlı dolabın üstünden aldığı bir cüzdanı getirip uzattı bana. Neden hala beklediğimi anlamamış,  tam elimde tuttuğum cüzdanı nereye götüreceğimi soracakken, önlüğünün cebinden çıkardığı bir gazete kağıdı parçasını uzattı bana. Arkadaki holde çekyatın üzerinde yattığını o zaman anladığım bir çocuğun seslenmesiyle, beklemediğim bir “İyi günler,” diyerek kapattı kapıyı. O kadar.
Elimdeki cüzdanın derisi, oraya, o sefalete ait olmadığını bas bas bağırıyordu. Bulunmuş veya çalınmış olmalıydı. Hiç yapmadığım bir şey yapıp, içine baktım. Kağıt para yoktu, bozuk para gözünde ise olsa olsa dört beş lira vardı. Kafam karıştı. Çalınmış bir cüzdanı o kadının ellerine yakıştıramadım. Elimdeki gazete kağıdına okumayı ancak sökmüş birinin yazısıyla yazılmış teslimat adresinin üzerindeki adın bir erkek adı olması da ayrıca bir hayal kırıklığı oldu benim için. Böyle bir kadın cüzdanının vaat edebileceği bahşiş yok, demekti bu.
Otomatik gişenin kamerasının ışığının patlamasıyla kadının bana geçmişte kalan, unuttuğumu sandığım günlere ait bir anıyı, evin ve gördüğüm eşyaların halinin de anıyı çevreleyen yoksulluğu anımsattığını fark ettim.
*
Kaçıncısı olduğunu hatırlamadığım evden kaçışlarımdan biriydi. Geceyi sokakta geçirmiştim. Evden çıkarken yanıma aldığım yarım somun ekmeğini yememin üstünden yaklaşık on saat geçtiğini söylemekteydi bana kararmakta olan hava. Gördüğüm eski, içinde birilerinin yaşadığına dair hiçbir işaretin olmadığı, iki katlı bir evin giriş kapısının basamaklarında,  kuytuluğa sokulmuştum. Kışın son günlerinde,  gündüzleri güneş nispeten cömert davranıyor olsa da hava akşamları serinlediği için başımı olabildiğince omuzlarımın arasına çekmiştim. Uyumak için daha erkendi.
Üstünde bej rengi bir pardösü, başında kahverengi bir eşarp, elindeki filede üç dört yumurta ve bir somun taze olduğu kokusundan belli bir ekmek olan zayıf bir kadın bana hiç bakmadan, elindeki anahtarla kapıyı açmıştı. Kapı aralığından gelen seslere göre ayakkabısını çıkarıp terliklerini giymiş, sonra kapıyı kapatacağına bana, sanki tanıdığı bildiği biriymişim gibi, “Girsene içeri,” diye seslenmişti. Ben yerimden kıpırdamamış olsam da, kapatmamıştı kapıyı. İçeriden gelen sesler, mutfağın kapıya yakın olduğuna işaret ediyordu. Açılıp kapanan dolap ve çekmece seslerinin cazibesine dayanamamış, girmiştim içeri.
İçerisi karanlıktı. Mutfaktan süzülen ışıkta evin içi, gölgeler arasında, dışının aksine çok temiz ve bakımlı görünmüştü bana. Kapıda belirdiğimi arkası dönük olsa da fark eden kadın, “Otursana,”demişti. Küçük masanın iki yanındaki sandalyeleri kastetmişti. Ben gelmeden soyup hazırladığı soğanı ve biberleri doğrayıp zeytinyağında  kavurduktan sonra tencereye  bir kaşık salça katmıştı. Bana dönüp “Zeytinyağı sağlıklıdır,” dediğinde, başörtüsünü çıkarmış olduğunu,  ince boynunun üstündeki başının iki kara, kocaman gözle aydınlandığını görmüştüm. Musluğun yanındaki tastan suya bırakılmış fasulyeleri almış, tencereye atmış, üstüne de musluktan doldurduğu bir bardak su koymuştu. “Çok mu açsın?” diye sorduğunda açlığımdan emin olduğunu anlamıştım. Hayır, anlamında başımı sallamıştım, komik bir gururla. Gülümsemiş, sokağa bakan pencereye doğru gitmiş, geniş pervazda duran saksıdaki, top gibi, pek de çiçeğe benzemeyen bitkinin üzerinde sanki severmiş gibi iki avcunu gezdirdikten sonra kopardığı iki dalı tencereye atmıştı.
Taze ekmekten kopardığım son lokmaya yemeğin tabağımda kalan suyunu emdirip ağzıma atarken onun yemediğini fark etmiş, açlığımdan utanmıştım. Bardağıma doldurduğu suyu içerken, incecik parmaklı elini elimin üzerine koyup, neden kaçtığımı sormadan, “Evine, dön,” demişti. “Ne olursa olsun, en kötü evin çatısı sokaklardan iyidir,” dediğinde sokakları bildiğini söylemişti aslında bana.
O, kalkıp mutfaktan çıktığında, ben de evin kapısından çıkmış, ama karşı sokağın gölgeliğinde onun da ardımdan geleceğini hissederek beklemiştim. Az sonra kara gözleri sürmeyle iyice kararmış, açık başından saçları omuzlarına dökmüş, daha önceki basit pardösünün aksine üzerine  ayın solgun ışığıyla parlayan bir ceket giyerek dışarı çıkmıştı. .
*
Ataşehir sapağından çıktım. Elimdeki adres, adına “Batı Ataşehir” denen eski çingene mahallesinde yükselen blokların arasında bir iş merkezinin adresiydi. Döner kapıdan içeri girer girmez burnuma çarpan temizlik kokusu, cüzdanı aldığım evdeki arapsabunu kokusundan farklı, insanı boğan bir çiçek buketi karışımıydı. İçerideki güvenlik masasına yürüdüm, elimdeki gazete parçasına yazılı adı söyledim. Karşımdaki adam bana boş gözlerle baktı bir süre. Sonra çok mühim bir şahsı sormuşum edasıyla, bir yerlere telefon etti. Baktım bekleyeceğim, kafamdaki kaskımı çıkarıp duvar kenarındaki koltuklardan birine oturdum.
Açılan asansör kapısından çıkan, akşama doğru sakal tıraşı uzadığı için bence talihsiz bir adam güvenlik masasına gittikten sonra yanıma geldi. Önce formu doldurmak için kimlik numarasını yazdı uzattığım kağıda, sonra da beceriksiz bir imzayı karaladı imza kutucuğuna.
Döner kapı, girdiğimin aksi yönde dönerken, cüzdanı verdiğim adam,  daha henüz dışarı çıkmamı beklemeden, duymama aldırış etmeksizin, içinde olduğu binaya ait olmadığını bağıran bir sesle boş bakışlıya, “Hiç kadın kurye görmemiştim,” dedi.



27 Şubat 2011 Pazar

Neresi

Cuma akşamı çocukları anneme bırakarak  Necat, ben, kardeşim Sevil ve eşi,dışarı yemeğe çıktık. Mekan, Necat’ın eskiden zaman zaman arkadaşlarıyla yemek yemeğe gittiği bir yerdi. Başta gideceğimiz yer salaş diye beğenmezsek endişesiyle Necat anksiyete oldu. İki kere gitmekten cayma manevrası yaptı. Sonunda gittik.
Hayatımda yediğim en güzel ciğer tavayı yedim diyebilirim. Mezeler idare eder. Ortam çok güzel. Gerçekten salaş ve sıcak, samimi bir yer. Sahibi Murat SOLMAZ tek tek masalarla ilgileniyor.  Gelenlerin hepsi tanıdık. Her masada oturup muhabbet ediyor Murat Bey. Ciğer tava Standard olarak her masaya geliyor. Izgaralar müthiş. Biz abartıp masaya ikinci ciğeri söyledik, ızgaralarda biraz tıkandık. Izgaraların üzerinde servis yaptıkları bruschetta benzeri pideler de ızgaraya ayrı bir tat  katıyor. Sınırsız gibi içip, bu güzel yemekleri yerken gereksiz gürültüye de maruz kalmıyorsunuz. Hani şöyle güzel yiyelim, içelim, muhabbetimiz de koyu olsun diyorsanız, işte burası orası. Hesap da makul. Biz dört kişi 220 TL ödedik. Yani adam başı 50-60 diye düşünmek lazım.
Gitmeden önce aramanız gerek. Hafta sonu için iki gün önceden aramakta fayda var. Salı – Perşembe ud çalınıyormuş. Bildiğiniz eskiden kalma mahalle arası meyhane işte.
Telefon, adres vs. aşağıda.
Afiyet şeker, muhabbetiniz bol olsun.

Birtat Ocakbaşı
Selimiye Kışla Cad. No:57 Üsküdar (adres Google maps'de rahatlıkla bulunabiliyor)
02165536664

Bir Kitap Hakkında

BİR DE BAKTIM YOKSUN / Yekta KOPAN

Roman okumak kolaydır, ben çoğunlukla roman okurum. Kalın romanlar severim hatta. Başladım mı, kolay bitmesin isterim. Okuduğum metinle uzun süre yoldaşlık edelim, ayrılmayalım birbirimizden isterim. Birbirimizi anlayalım, kucaklayalım, sarmayalım isterim. Okumakta olduğum metin bitmeye yaklaştığında, son sayfaları hangi koşullarda, nerede okuyacağım konusunda mizansenler çizerim kafamda. Havaalanındaysam eğer, bırakırım son elli sayfayı otel odasında okurum, hostesin çay servisiyle bölünmesine kıyamam.
Öykü okumak zordur. Daha fazla emek ister. Tüm dikkatinizi ister sizden. Az zamanda çok şey anlatacak, aralardaki boşlukları sizden tamamlamanızı isteyecektir. Ciddi bir işbirliği ister sizden öykü. Romanda sayfalarca anlatılabilecek bir gülüş, öyküde birkaç kelimeyle anlatılır. Okuması zor olduğu için yazması da zordur. Hüner ister.
Roman okumak kolaydır, tutarsınız hikayenin ucundan, gidersiniz. Sonunu az çok bilirsiniz. Çoğunda ana izlek anlatının ortalarında bir yerlerde kırılır. Kafanıza balyoz indireni çok değildir. Oysa, öykünün yeri dar, anlatacağı çoktur. Son satırına kadar beklersiniz olabilecek sürprizleri. Hepsi otel odasına kadar bekletilesidir. İyi yazılmış bir öyküyü okursunuz, tadı damağınızda kalır.
“Bir De Baktım Yoksun” da bir var, bir yok olan altı öykü var. Ölen babanın ardından yazılmış, her birinde baba motifinin ön planda veya arka planda kendini gösterdiği altı öykü okuyoruz. Zaman zaman hayalle gerçek  ustalıkla karışıyor birbirine.
‘Sarmaşık’ ta mekan bir hayal ormanda babayla hayattayken hiç olamamış, cesaret edilememiş hesaplaşma gerçekleşiyor.
Kitabın favorisi, okuyan herkes için sanırım ‘Portobello 22’. Favori olmasının sebebi muhtemelen herkesin yaşanmamış aşkın büyüsüne kapılması. Bu öyküde de adı aynı olan iki öykü kahramanın gayet olağan görünen koşullarda sıra dışı karşılaşmaları bir kez daha hayal mi yoksa gerçek miydi duygusunu yaşatıyor insana.   
‘Kırmızı’ da, gerçek olması imkansız görünen öykü kahramanının bir Edward Hopper sekizinin  ardına gizlenmiş bir baba-halayla karşılaşıyoruz.
Baba - kız  ikilisini aramaya başlarken ‘Battaniye’ karşılıyor bizi. Hiç çıkmak istemiyor insan o battaniyenin ardından.
‘Kertenkele’de hüznün en koyusuna boğuluyoruz.
‘İyi uykular’da ise yazar bizimle ve babasıyla vedalaşıyor. Eminim, bu veda burada bitmiyor. Sonrasını merak ediyor insan, dahasını istiyor.
Her öyküden sonra bir kez daha aynı yorgunluk yaşanıyor. Her gün bir öyküyle bitiyor. Bir günde iki öykü olmuyor.
Bunlar benim ilk okuduğum Yekta Kopan öyküleriydi ama son olmayacaklar, biliyorum.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    

26 Şubat 2011 Cumartesi

Yemekli Öyküler - 4

PEYNİRLİ EKMEK

İşten yeni çıkmıştım. Yolun kenarında, duvarın üstüne oturmuş, aç karnına sigara içiyordum.  Birazdan otobüse binip Eminönü’ne, oradan da eve gidecektim. İkinci sigaramı yakıp yakmamakta tereddüt ediyordum. Birkaç dakika  elimde sigara, önümden akıp giden, ilerideki duraktan otobüslere doluşup, otobüslerden inen insan kalabalığına baktım. Onlarla aynı saatte, belki aynı şekilde bir yerlere gidiyorsam da, genelin aksine gece çalışıyor, gündüzleri vaktin çoğunu evde yatarak geçiriyordum.
Tam ikinci sigaramı yakmak üzere ağzıma götürmüştüm ki bir hapşırmayla oturduğum yerden aşağıya düşercesine kaydım. Geçtiğini sandığım sırada, sanki biri burnuma çöp sokmuş ya da karabiber solumuşum gibi, ardından ikinci ve üçüncü hapşırık geldi. Bir anda gözlerim yaşla doldu. Muhtemelen, gece açık kalana havalandırma kapısından gelen ayazdan üşüttüğümü düşünürken bir taksinin önümde durması ile gayri ihtiyari kafamı kaldırıp baktığımda önümdekinin memleketlimin arabası olduğunu gördüm. Sağdaki camı açıp, nereye gittiğimi sordu. Eve, deyince binmemi işaret etti. Hatırladığım kadarı ile hala Samatya tarafında oturuyordu.
Memleketlim gece çalışmış gibi görünse de bir iki satırlık konuşma sırasında ondan kalkıp bana doğru gelen alkol bulutu bana aksini söylüyordu. Umursamadım, bütün gece boyu ayakta dikildikten sonra kısa yoldan, fazladan yürümeden  eve gidecektim ya, önemli olan buydu.
Sarayburnu’nu dönmüştük ki beni yine bir hapşırık silsilesi tuttu. Sonunda gözümü açabildiğimde yüzümdeki her delikten su fışkırıyordu adeta. Burnumu tutmuş ne yapacağımı bilmez halde durduğumu görünce memleketlim, oturduğum koltuğun arka cebinde mendil kutusu olduğunu söyledi. Sağ elimle burnumu tutup, arkaya doğru dönerek sol elimle mendili almaya çalışırken koltuğun üzerinde duran cüzdanı gördüm. Bir an söyleyip söylememekte, bir şey demeden alıp almamakta tereddüt ettim. Biraz da durumumun elvermemesinden, mecburen,
“Abi cüzdan var koltuğun üstünde,” dedim.
Umursamadı ya da duymadı beni, düşünceli görünüyordu. Burnumu silip rahat bir nefes aldıktan sonra bir daha şansımı denemeye karar verdim.
“Abi, n’olacak cüzdan?” diye sordum.
Bana bakacak olursa görmemem gereken bir şeyleri görmemden çekinir gibi yüzüme olabildiğince bakmamaya çalışarak,
“Al, senin olsun,” dedi.
Uzanıp aldım. Çıtçıtı zorla kapanan kalın bir cüzdandı, dokunur dokunmaz açılıverdi. Bir sürü kart, ıvır zıvır ve hayal kırıklığına uğratacak kadar da az bir para vardı. Az dediysem de, benim en az yarım aylığımın durup dururken elime gelmiş olması heyecanlandırdı beni. Yine de dayanamadım,
“Bir numara filan varsa, arasaydık sahibini,” dedim.
“Ne arıyacan be, manyak karının tekiydi,” dedi memleketlim. “Kısmetin işte, al içinden işine yarayanı, sonra insaniyetinden ararsan arasın” dedi, midesinden gelen geyirtiyi bastıramayarak. Bir an için boğulacağımı sandım.
“Kusura bakma,” dedi.
“Yok abi,” dedim. Etrafıma göz gezdirince ineceğim yere geldiğimi anladım.
“İneyim ben,” dedim.
“Eve bırkayım,” dedi yarım ağız.
“Yok abi, çok hora geçti. Sen de yorgunsun zaten,” dedim.
Yoldan eve kadar  yürünecek çok mesafe yoktu zaten. Trenyolunun altındaki geçitten geçerken üzerimden geçen bir trenle geçidin duvarları yıkılacakmış gibi zangırdadı.
Kapıyı çalıp, açılmasını beklerken bir kere daha doğru dürüst saydım. İçeriden gelen ağlama sesi giderek yaklaştı. Bizim ufaklık, sümüklerini yalayarak açtı kapıyı. Beni görünce sustu, dağılıp gözyaşları ve sümükle yüzüne yapışmış saçlarını eliyle, üstünkörü bir hareketle geriye doğru çekti. Ayakkabılarımı çıkarmama fırsat vermeden kucağıma çıkıverdi.
“Ne oldu kız, yine anneni sinirlendirdin mi?” diye sordum.
Kafasını aşağı yukarı sallayarak cevap verdi, burnunu çekip işaret parmağıyla sağa sola, yanaklarına doğru iyice yaydı sümüklerini. Evin, ailemizin yani bizim iç paralayıcı sefaletimizdi bu çocuk.
Ellerimi yıkamak için banyoya doğru giderken ablam üzerinde dumanı tüten tabakla dışarı çıktı. Peynir, kıyılmış dereotu, maydanoz ve yumurtayı karıştırıp ekmek dilimlerinin üstüne sürdükten sonra fırına verdiği mis gibi kahvaltımızı evdeki tüm kapıların açıldığı holdeki, üstü yer yer kesikli muşamba örtülü masanın üstüne koydu.
“Git kız, dayın senin de yüzünü yıkasın,” dedi kızına henüz hıncı geçmemiş bir sesle.
Elimdeki cüzdanı banyo kapısının dibinde olanca eğretiliğiyle duran camı kırık, içi ıvır zıvır dolu büfenin üstüne koydum.
Ablamın yüzünden bir hayalkırıklığı dalgası geçti. Kızına olan hıncı bana doğru katlandı, püskürdü.
“Ne bu şimdi?” diye sordu.
“Bilip bilmeden konuşma. Buldum. İçine elimi bile sürmedim. Al, bak,” dedim.
Merakla aldı, açıp baktı.
“Ee.. n’olacak?” diye sordu.
“Ararsın sahibini, gelir alır,” dedim.
Tam o sırada ufaklığın masadaki tabağa uzanmaya çalıştığını gördüm. Evin önünden günün ilk trenlerinden biri evdeki her şeyi sallaya sallaya geçerken, tabağın şangırtısı trenin düdüğünü kesti sanki. Ablam hışımla atıldı ufaklığın üstüne. Çocuğu kucaklayıp banyoya girdim.

Yemek Tarifi / TAVUK TANTUNİ

Bilenler bilir, bizim Kemal oldum olası yemek yeme konusunda sorunludur.  Bu sebepten ötürü ben de hep onun damak zevkine yönelik yemekler düşünmek zorunda kalıyorum. Kemal'in en favoir yemeği "dürüm"dür. Bir ara çaresizlikten sabah kahvaltısında sucuklu yumurtayı dürüm yapıp yedirdiğimi bilirim.
Dün akşam, az sonra sizlerle paylaşacağım üzere, tavuk tantuni yaptık. Sonuç beklediğimden iyi oldu. Kemal 3 dürüm yedi.
İşte tarif:
TAVUK TANTUNİ
(Antrikottan da olabilir, zevke kalmış)
Malzemeler:
- Izgaralık tavuk kalça (4 adet)
- orta boy soğan (1 adet)
- orta boy domates (3 adet)
- maydanoz (15 dal kadar)
- çarliston biber (1 adet)
- kırmızı biber (1 adet)
- sumak (2 tk)
- sıvı yağ (2 çk) 
- kornişon turşu (10 adet)
Tavukları kesmeşeker misali  minik minik doğradıktan sonra (yayvanca olsa iyi olur)çelik tencerede biraz tuz, iki çorba kaşığı sıvı yağ ekleyerek pişirmeye koydum. Tavuklar pişerken, orta boy bir baş soğan, on beş sap kadar maydanozu ince ince doğradım. Ben soğanları sanki yemeğin içine koyacak gibi doğradım ama piyazlık da doğranabilirdi. Soğan ve maydanozların üstüne iki tatlı kaşığı sumak ekleyip iyice karıştırdım. Daha sonra buna küp küp doğradığım üç domates, minik kareler şeklinde doğradığım bir çarliston biber ve kırmızı biberi ekledim, halka halka doğranmış kornişon turşuları da ilave ettim ve iyice bir harmanladım. Tavuklar suyunu çekmeye yakın bir kaşık salça koydum ve karıştırdım. Tavuklar cızırdamaya başlayıp, suyunu iyice çektiğini haber verince lavaşları sırayla birer birer tencerenin üstüne kapatarak ısıttım. Sonrası tahmin edeceğiniz gibi, lavaşlara ikişer kaşık tavuk, üstüne hazırladımız piyazdan bir kaşık, bir tutam tuz koyarak dürüm yaptım. Ben kendi dürümümü yaparken biraz da içine pul biber serptim. Bir de ocağın altını çok kısık ateşe getirmiş ama kapatmamışım (!), bu yüzden de tavuklar daimi sıcak kaldı. Her dürüm çok güzeldi. Şöyle söyleyeyim: Deli manyak bir lezzetti.
Afiyet olsun!

Bir Kitap Hakkında

SUNSET PARK / Paul Auster

Bu tipik bir kitap eleştirisi değil, daha çok beğendim/beğenmedim, anladım/anlamadım yazısı. Ben kitabı okurken ve bitirdikten sonra kafamda dolananları yazacağım. Yazarın şimdiye değin yazmış olduğu tüm kitaplarını okumuş, sadık bir okur olarak buna hakkım olduğunu düşünüyorum. 
Son yıllarda her yıl bir kitap yazabiliyor olması beni oldukça meraklandıran bir durum. Toplamda yanılmıyorsam on altı kitabı olmuş. Bir yazar için oldukça iyi bir sayı. Bu kitapta da yazarın yaşıyla ilgili olsa gerek, bir panik havası sezdim. “Zaman artık daraldı, kafamda bir sürü proje filizcikleri var ama bunları geliştirecek zaman bende yok, o yüzden her şeye bir dokunup çekileyim,” diye düşünmüş herhalde yazar, diye düşünüyor insan. Bir de bir nörolog olarak, mesleki hastalıktan ötürü, başka düşüncelerimde var ama onları kendime saklayayım, daha iyi. Bu sebeplerden altı ay sonra çıkabilecek bir yeni Paul Auster kitabı beni çok da fazla şaşırtmayacak ama kitabı alıp okuma konusunda da çok meraklandırmayacak. Yani, bu sefer olduğu gibi bir anda okuma listesine üçüncü sıradan değil de en iyi ihtimalle otuzlardan filan girecek.
Çeşitli kitap dergilerindekinin aksine kitabın konusunu özetlemeyeceğim. Merak eden alır okur zaten. Tipik bir Paul Auster romanı zaten. Elimizde sayılı karakter var, biri diğerinden daha fazla ön planda değil. Benim kafamda herhangi biri, olayların etrafında döndüğü Miles bile, bir protagonist olarak belirmedi. Belki de yazar tarafından böyle kurgulanmıştı. Muhtemel, çünkü bir önceki kitap “Görünmeyen”de de hikayenin anlatıcısı tıkanıp bir yerde bırakıyor, bir başkası devam ediyor, hikayenin sonu başında var olmayan karakterlerle bitiyordu (Yanlış hatırlamıyorsam). “Görünmeyen”de insani bir durummuş gibi ensest söz konusu edilirken, “Sunset Park”ta Amerika için zaman zaman gündeme gelip, zaman zaman küllenen ‘karşı cinsten, kendinden bariz küçük yaştakilerle cinsel ilişki’ olabildiğince coşkulu şekilde dile getiriliyor. Hem de bir değil, iki örnekle izliyoruz bu durumu. Nihayetinde bu ilişkilerden biri kavuşma ile biterken diğeri sanki sonsuz bir ayrılığa savruluyor. Bir bakıma, her şey olası ayrılıkla sonlanacak ilişki için başlıyor. Miles, görece tutturduğu yaşam düzenini, yaşça kendinden çok küçük Pilar için bozuyor.
Anlamadığım ya da sevmediğim için anlamak istemediğim şeyler vardı bu kitapta. Birincisi Amerikalı olmayan okuyucuya sanki her satır başında “Hey sen, Amerikalı olmayan kişi! Biz Amerikalılar beyzbolu iyi biliriz ve Amerikalı olmayan kimse bilemez. İyi bir Amerikalı baba ile oğlu arasında beyzbol’la kurulan güçlü bir bağ vardır,” deniyormuş gibi gelen, sayfalarca süren beyzbol kısımlarını anlamadım ve çok sıkıldım.
İkincisi, Ellen’ın desenleriydi. Desenlerin nitelikleriyle anlatılmak istenen neydi, onu da tam anlayamadım. Anlatılmak istenen Ellen’ın dokuz yıl önce tırpanlanmış cinsel hayatı ise, hani bu konuda ne kadar umutsuz bir vak’a olduğunu anlattı bana o desenler,  o kadar. Bir de nispeten konzervatif olmamdan olsa gerek, rahatsız edici buldum.
Üçüncüsü, Miles ile Bing arasındaki ilişkinin neden o kadar inandırıcılıktan uzak ve eğreti olduğu idi. Bence, Miles’ın ilişkideki tek maksadı Bing’i ailesi ile arasında iletişim kurucu olmaktan öte görmemesi. Bing de gayet durumun farkında ama bu duruma karşın  ilişkiyi sürdürecek kadar zaaflarla donatılmış bir kişilik. Miles’ın karakter özellikleri nedeni ile normal şartlarda kendisi gibi birisi ile işi olmayacağının farkında. Aralarındaki ilişki öyle iğreti, öyle iğreti ki bence, yazar kendi bile inanmamış7,5 yıl görüşmeden, mektuplarla sürdürülen bu iletişimin arkasında ortak bir geçmişleri olduğuna.
Birden aklıma bahsi geçen konuları sıralamak geldi:
-         ekonomik kriz
-         akıl yaşta değil baştadır
-         öksüz kalan çocuklar kardeşlerden baskın olanı tarafından yönetilir
-         durum gerektirirse kaçılır
-         özlük / üveylik
-         dirayetli olmak, istediğini yapmak
-         ölümle parçalanan aile
-         kadim dostluklar
-         intihar
-         cemaat hissinin iyi bir şey olması
-         boşandıktan sonra medeniyet içinde dost kalabilmek
-         anneliğe hazır olmamak
-         kendinden yaşça oldukça küçük biriyle (<18) ilişkiye girmek, hatta hamile kalmak
-         ihanet
-         cinsel yolla bulaşan hastalık
-         cinsel takıntılar
-         eşcinsel ilişki deneyimi
-         insanın ne olursa olsun kendi annesinin yerini başka kimsenin tutamayacağı
-         tabii ki de BEYZBOL
-         Vietnam savaşı
-         çeşitli ülkelerde siyasi otorite tarafından zulüm gören yazarlar, TCK 301. madde de es geçilmemiş
-         PEN
-         kilolu olmak, vücudunu beğenmemek
-         polisle başın derde girmesi
-         tez yazmanın çok zor bir şey olması (hani ben de tez yazdım zamanında ama hiçbir zaman anlayamadım insanların tez yazmasının neden yıllarca sürdüğünü)
-         parasızlık
-         hayatın minimalize edilmesi
-         oturaklı yazarın kendini açık etmemesi ve röportaj vermemesinin doğru olması (kesinlikle buna katılıyorum, hatta Salinger’ı bu konuda her zaman, her ne kadar onunki de biraz fazla abartılı olsa da, çok takdir etmişimdir)

Bu liste daha da uzar … ama içim şişti. Okurken nispeten zevk almıştım. Keşke bu kadar çok konu olmasaymış. Bu arada bahsetmediğim karakterler de var: Alice, Jake, Mary-Lee, Willa, Renzo, Korngold, vs. En sempatik karakterin bence Alice olduğunu da belirtmeliyim.
Kitap bana tüm okumam boyunca hem yazarın hem de başka yazarların bir dolu eserini çağrıştırdı. Bu da çok rahatsız etti ve yordu beni.
Hızlı okunan bir kitaptı. Okurken de fena değildi. Üstüne düşününce bu kadar uzun bir yazı çıktı ortaya.
Kendimle ilgili de bir şey öğrendim. ‘Tanrı anlatıcı’ sevmiyorum ben. ‘Birincil tekil kişi anlatıcı’ daha inandırıcı geliyor bana.
Son olarak: Kitapta anlatı bir yumrukla başlayıp, bir yumrukla bitiyor. Sözün özü, sanırım yazar bu kalabalık anlatısında, “Bazen hayat sıfıra sıfır, elde var sıfırdır,” demek istemiş.

Yemekli Öyküler - 3

YOĞURT ÇORBASI

Gece gece hakim olamadım yine kendime. Gittim zillinin kapısının önüne, güya müşteri bekliyormuşum gibi. Başından gececiliği kabul etmem muhtemelen bu sebeptendi. Durağın haytası, arabasına binen birinden duyduğu, kaynağı belirsiz bir söylentiye göre, yeni alınacak memurlardan olma hayaline kapılıp, liseyi bitirme telaşına düşmüştü.  Sanki bir gece çalışmakla dersleri verebilecekmiş gibi ertesi gün yapılacak sınavı bahane edip o geceki nöbetini  satmıştı bana. Satmak laf, para mara alacak değildik hani, o kadar babalığımız olsundu. Üç beş kuruş kazansak gecenin sarhoşundan, orospusundan yeterdi. Sonunda gecenin sarhoşu da biz olduk sonunda, orospusu da ya, neyse.
Uzun zamandır gece işe kalmadığımdan, şaşırmıştı hanım sabah kalktığı vakit evde, beni yanında yatar gördüğünde. Gündüz işi vardı ki, pek bir huzursuzlandı. Ben de uzatmadım, “Gece gelmeyeceğim,” dedim, gittim durağa. Gündüzcülerin hakkını yemeyeyim diye, oturdum öyle aylak aylak. Gazete okudum, memleketin gidişatını öğrendim. Gelenle gidenle tavla oynadım, derslerini verdim. Bardak bardak demli çay içtim. Saatler geçtikçe çayın demi koyuldu, demi koyuldukça, kalbimin çarpıntısı arttı, içimi tuhaf bir heyecan kapladı. Birer birer çıkan, geri gelmedi, boşaldı durak. Durağa yeni başlayan, Egeli’yle baş başa kaldık.
Çok sürmedi, bir müşteri çağırdı, istediği yere gittim. Yoldan başka birini aldım, sonra nasıl oldu anlamadım, orada, Tarlabaşı’nın izbeliğinde buldum kendimi.
Çok uzun zaman olmuştu, onu görmemiştim. Dayanamadım, bozdum tövbemi. Önce ben tepesinde parlak yanıp sönen ışıkların olduğu kapıdan içeri girdim. Buzlu buzlu rakılar içtim. Beni görmesiyle şarkılarının hüznü gitti, gözlerimin içine baka baka neşeli şarkılar söyledi. Sonra o benimle çıktı dışarı, arabama bindi. Gececilikten döner gibi gitmek için eve, sabah ezanı okumadan kalktım onun ılıklığından. Yorgundu belli, uyanmadı bile kapının sesine. Yürüyerek yakınlardaki, gecenin yükünü atmak isteyenlerin uğrak yeri, eskiden gittiğim bir çorbacıya gittim. Gecenin üstüme sinen kokusu, gündüzün alacakaranlığına karıştı.
Koca şehirde yoğurt çorbası yapan tek akşamcı çorbacısıydı burası. Bazen olur, bazen olmazdı yoğurt çorbası, çünkü insanlar yoğurt çorbasının mideye ne iyi geldiğini bilmez, uzun gecelerin şifasını işkembe çorbası sanırlardı. Halbuki annem, mideyi üşüttük mü, hastalandık mı, dört kaşık yoğurt, iki kaşık un, bir yumurtayı çırpar, üstüne dört bardak su çektiği tencereye kınalı elleriyle bir avuç da pirinç atıp, bir taraftan kendimizi hasta ettik diye söylene söylene, ağır ateşte aralıksız karıştırarak pişirirdi. Ola ki, karıştırmaya ara versin, topaklanıverirdi. Ateşten alıp da dinlendirirken, cızırdata cızırdata naneli, pul biberli kızdırılmış terayağını üstüne döküverirdi.
Bizim hanım öğrenemedi, bir türlü anam gibi yapmayı şu çorbayı. Neyi öğrendi ki zaten? Bir gün kadın olabilse, bir gün benimle iki kadeh muhabbet edebilseydi, gider miydim ben de o zillinin koynuna? Boşa tövbeler edip, tövbeler bozar mıydım? Zillinin üstüme sinen kokusunu atmak için hamama mı gitseydim diye düşüneceğime, kendi karımın beyaz sabun kokulu sabahına uyanırdım.
Çorbacıdan çıktığımda, gün iyiden iyiye ağarmıştı. Sokaklar kalabalıklaşmış, insanlar hızlı adımlarla güne koyulmuşlardı. Sahilden eve gitmeye karar vermiştim. Barbaros’ta bir kadın el etti, gecenin kazanılmamış rızkını alırım, diye durdum. Telefonla konuşuyordu otururken, belli ki bir mesele vardı. Trafik durmasa da ağırlaşmıştı.
“Nereye gidiyoruz?” diye sordum, bindirmeden sormadığıma pişman ederek.
“Bir dakika,” dedi harıl harıl çantasını karıştırırken. Çantanın içinde başka başka küçük çantaları açıp kapadı. Bir kağıt çıkarıp, tırnaklarını fare rengine boyadığı eliyle uzattı. O saatte, orada söylenmeyeceğini bilmez bir sesle, olağan bir şey söylüyormuşcasına,
“Karşıya gideceğiz,” dedi rahatça arkasına yaslanırken.
Durmama gerek yoktu, zaten kırmızı ışıkta duruyorduk.
Arkaya dönerek, üzerinde adres yazan kartviziti ona uzattığımda kadının gençken, bir bebek kadar güzel olduğunu, yüzünün yılların izini nasıl ustalıkla taşıdığını gördüm.
“Bu saatte gidemem, oraya. Siz iyisi mi, ışıklardan karşıya geçip köprünün arabalarına binin,” dedim.
Uzun uzun dikti gözlerini, baktı önce bir şey söylemeden. Sonra elini kapıya attı, açmak için. Nasıl olduysa, bir cıyırtı geldi, kapının kolundan.
“Allah kahretsin,” dedi kadın acıyla. Elini yumruk yaptı önce, sonra korkarak açıp baktı kırılmış tırnağına. Sakatlanmış elini kullanmadan, diğer eliyle o kısacık zamanda darmadağın ettiği parlak, kocaman tokalı çantasını topladı, indi. Kapıyı kapatırken zilliden bile duymadığım kadar cilalısından, o güzel yüze yakışmayacak bir küfür savurdu.

EKMEK

İki bin altı Ekim’de Moulinex marka ekmek makinesi ile başlayan maceram, emektar makinemin artık dayanamayarak bozulması ile bitti. Annem, bu durumu gördüğünde, makine çalışmamaya karar verdiğinde o da yanımdaydı, önce bir “Tüh,” dedi. Sonuçta bir anne, ben de o hayatta olduğu sürece (Allah uzun ömürler versin, başımızdan eksik etmesin), bir çocuğum en nihayetinde, en sevdiğim oyuncağımın bozulmasına üzüldü elbette. “Biraz bekle çalışır belki,” dedi. Gitti, üç beş dakika sonra geri geldi, yandaki açma kapama düğmesin bir kaç kez açıp kapadı, bu sefer, “Tüh tüh,” dedi. “Yaptırırız,” diye teselli etmeye çalıştı. Tüketim toplumunun en asil fertlerinden biri olarak, “Hayatta da uğraşamam onun servisiyle, gider yenisini alırım,” derken yaklaşık dört ay önce tekeri kırılan elektrik süpürgesinin, aylarca, boynu bükük ve mahzun beklediğini hatırladım. Allah’tan geçen yıl farklı nedenlerle edinilmiş ikinci bir süpürge vardı da ev toz ve mite içine gömülmemişti.
Mutfak aletleri içinde kendimle en çok bütünleştirdiğim ekmek makinemin acısını bir hafta içimden söküp atmaya çalıştım. Abartısız, kendi çapında küçük bir yastı benimkisi. Düşündüm, taşındım, muhteremden öğrendiklerimi normal bir fırında tatbik etmeye karar verdim. Aslına bakılacak olursa geçen dört buçuk yıl içinde gerek o makinede yaptığım ekmekleri yedirerek, gerekse sonuçlarını herkese anlatarak onlarca makinenin benim sayemde satılmasını sağlamıştım. Zamanında satın alınmasına sebep olduğum her Moulinex ekmek makinesi için bana pirim verseler ek bir iş bile edinmiş olabilirdim. Nerdeee…
Lafı uzatmayayım (gayet de uzattım aslında) bugün sadece işin özünü, daha sonra ise çeşitli ekmek tariflerini yazacağım. Görsel yok. Nedeni de benim kafamın, görsellerin hayal gücünü tırpanladığını düşünmesi. Haksız da sayılmam. Her şey görselle olsa sadece “Resimli Roman” sanatı varlığını sürdürebilir, kimse resimsiz kitapları almazdı. Artık ben anlatacağım siz hayal edeceksiniz (İtiraf ediyorum, işin aslı görselle uğraşmaya üşenmem. Bir güzel rasyonel de bulurum işte böyle). O kadar da iddialıyım hani, gözünüzle göreceğiniz kadar güzel yazacağım, görseli görmüş gibi kafanızda canlandıracaksınız.
İşin özü şudur: İster makine ile yapın, ister fırında..fark etmiyor. Elli gram una, 30 cc su koyacaksınız. Bu oranla istediğiniz miktarda ekmek yapabilirsiniz. Oda sıcaklığından biraz daha sıcak, ılık suyu (bunu yarı yarıya süt de koyabilirsiniz) en alta, üstüne iki kaşık zeytinyağı, un miktarına göre tuz ve iyi mayalanma için bir miktar şeker. Üstüne un, en üste de miktara göre kuru maya. Mayanın miktarı önemli. Çok veya az olması sonucu çok etkiliyor. 500 gr una hazır poşet mayalardan bir tane, yani 7-10 gr iyi oluyor. Sonra bunları güzelce yoğurmak gerek. Ben elle yoğurmayı oldum olası, çocukluğumdan beri, pek sevmiyorum. Makineye bu kadar bağlanmış olmamın sebebi de bu olabilir. Makine olmayınca ben de uzun zaman pek bir işe yaramadığını düşündüğüm mikserin burgu uçlarını kullanmaya karar verdim. İlk kullanıştan sonra bunların da işe yaradığını gördüm (Bu cümle Moulinex’in bana bozulan makinemin yerine yenisini hediye etmesi ihtimalini sanırım sıfırladı).
Yayınlamadan önce yazım hatalarını kontrol ederken aklıma geldi, karışım unlardan da kullanabilirsiniz. Hatta yeni başlayanlar için karışım unlar daha uygun, çünkü ilk başlarda tutturulamayabiliyor. Karışım unlar da bu risk yok. Piyasada zaten birkaç marka va. Benim favorim iki tanesi. (Moulinex’i çok fazla andım, karışım unları için isim vermeyi sonraya bırakıyorum. Her yer çok reklam kokmasın).
Ekmeği makinede yapıyorsanız, hem ekmeğin kabuğunun yumuşak olması hem de hazneden kolay çıkması için, makine durur durmaz atlamayın ekmeği çıkarmak için. Beş – on dakika bekleyin. Hele makineyi ilk kullanırken, insan büyük bir hevesle çıkarmaya çalışıyor, olmuyor, çıkmıyor. Beklemeyi başarırsanız, ters çevirince “lap” diye çıkıveriyor. Ancak yıllarca anlamadığım bir şey var, haznenin içindeki hamuru karmaya yarayan nesne neden bazen haznede kalıyor da bazen ekmeğin içinde kalıyor?
Ekmeğinizi fırında yapıyorsanız, büyücek bir tepsi kullanmakta, mesela sandviç ekmeği büyüklüğünde yapıyorsanız her bir hamur parçası ile diğeri arasında olabildiğince boşluk bırakmakta fayda var. Böylelikle daha kabarık, daha göz göz ekmekleriniz olacaktır. Piştikten sonra fırından çıkarmadan önce bir kase su ve büyücek bir örtü, biz sofra bezi deriz, hazır edin. İşte maharet isteyen kısmı geliyor. Kaseden aldığınız suyu ekmeğin üstüne serpeleceksiniz ama ne çok, ne az. Ekmeğin kabukları üzerine elinizin ıslaklığını bırakacaksınız. Sulama işinin bittiğine kanaat getirdiğinizde de hazırladığınız örtüyle sıkıca saracak, yemeye yeltenmeden önce anneannemin deyişiyle ‘anasının babasının evine varıp gelmesini,’ bekleyeceksiniz.
Bu kadar basit işte. Deneyin.
Yok ya, diyorsanız, ekmek makinesi alın. (Kendimi affettirdim mi acaba, Moulinex bana makine hediye eder mi?). İnanın çok kolay ve keyifli.